Gündem Yazısı: Libya’ya Müdahale ve Amerikan Demokrasisi

Libya’ya Müdahale ve Amerikan Demokrasisi[1]

Son on yılda otoriter-Müslüman bir ülkeye gerçekleştirilen üçüncü süper güç müdahalesine tanıklık ediyoruz. Bu son müdahale, önceki ikisinden en az iki bağlamda farklılık gösteriyor. Birincisi, ABD, Afganistan ve Irak’ta önde gelen güçtü, fakat Libya’da böyle bir konumda olmamak konusunda dikkatli davranıyor. Yine de ABD’nin katılımı veya en azından izni olmadan böyle bir müdahale gerçekleştirilebilir miydi sorusu tartışmaya açık. İkincisi, bu son müdahalenin zaman ve kapsam açısından sınırlı olduğu açıklandı ve temel motivasyon olarak Libyalıları Libya hükümetinden korumak gösteriliyor. Konu dış politika olunca, bu tür müdahaleci güçlere hayırseverlik atfetmek oldukça güç. Görünürdeki bu motivasyonun ne kadar gerçeği yansıttığı dünya medyasında da sorgulanıyor. BBC News’ten Andrew North kaleme aldığı bir yazının başlığında şu soruyu soruyor: ABD neden Libya’da destek çıkıyor da Yemen ve Bahreyn’de çıkmıyor?[2] ABD’nin tutumunu değerlendirirken bizi karşılaştırmalı düşünmeye yönelten bu soruya verilebilecek en basit yanıt yazının içinde şöyle alıntılanmış: “Çıkarlar önce gelir.” Kısacası, ABD, müttefiklerinin hoşlanmadığı isyancılara veya protestoculara yardım edemez, ancak bu Libya’da mümkün, çünkü müttefiklerinin bu konuda ya kesin bir tutumu yok ya da yapılacak bir yardımı destekliyorlar.

Obama yeni başkan seçildiğinde ve kısa bir süre sonra Türkiye’yi ziyaret edip Irak’taki güçlerin tahliyesi için görüşmeler yaptığında, bu konu benim de bulunduğum bir dersin[3] tartışma maddesi haline gelmişti. Anlaşmaya varabildiğimiz bir nokta, Obama’nın, imajına ve dünyada hâkim olan iyimser havaya rağmen,  bir ABD başkanı olduğunu ve bunun, alacağı kararları en az kendi tercihleri kadar etkileyeceğini unutmamamız gerektiğiydi. Geçtiğimiz on yıla baktığımızda, Bush ve Obama arasındaki keskin farklar göze çarpıyor. Bush, muhafazakarlık, Amerika’nın müstesnalığı[4] ve saldırganlıkla özdeşleştirilirken; Obama, değişim, evrensel değerler ve barışçıllıkla özdeşleştirildi. Ancak, bugün askeri güç kullanımı söz konusu olunca politikalarının yalnızca derecelerinin farklılaştığını görüyoruz. ABD’de Cumhuriyetçiler ve Demokratların, bir araya gelmesi olanaksız görünen bir siyasi-kültürel ayrılık içinde oldukları tesptini[5] daha da çarpıcı kılan, (aralarındaki tüm farklara rağmen) askeri güç kullanımı gibi çok önemli olması gereken bir konuda iki tarafın da benzer tutum (alabiliyor) olması. Bu bağlamda, ABD’nin denizaşırı operasyonlara girişmesini yalnızca bir süper gücün dış politika seçimleri olarak değil, ABD’deki demokrasinin birtakım özellikleri açısından da ele almak gerekir.

Diğer taraftan, Libya’ya gerçekleştirilen operasyonun ABD’de tartışılmadan kabul gördüğünü düşünmemek gerekir. Ancak, tartışmaların önemli bir kısmını işgal eden konu, Obama’nın operasyon kararını alırken Kongre’ye danışmasının gerekliği ve bu kararı başkanlık yetkisini tek başına kullanarak almasının anayasaya uygunluğu[6]. Beyaz Saray’a yöneltilen eleştiriler, operasyonun getireceği faydaların ve uluslararası hukuk açısından yasal olup olmamasının, iç siyaset açısından kararın alınış şeklinin doğruluğundan ayrı tutulması gerektiği yönünde. Dikkat edilmesi gereken bir nokta ise Kore Savaşı’ndan bu yana her iki partiden ABD başkanlarının Kongre onayı olmaksızın askeri operasyon kararlarını tek başlarına alabilmeleri ve bunun önemli bir ‘yaşayan anayasa’[7] örneği olarak kabul edilmesi. Bu tür eleştirileri yöneltenler arasında hem Demokratlar hem Cumhuriyetçiler var; ayrıca, Obama’nın kendisi de benzer bir görüşü 2007’de ifade etmiştir. Bunun yanında, müdahaleye tamamen karşı çıkanların (da olduğu) gözden kaçmamalı. Fakat bu görüşte olanlar ‘sol eğilimli’ olarak nitelenmektedir[8] ve bunların etkisinin azımsanacak düzeyde olduğunu, en azından bugün tahmin etmek zor değil.

Amerikan demokrasisi açısından bakıldığında, müdahale karşıtı görüşü savunanların etkisiz kalması ve operasyon kararının prosedürüyle ilgili tartışmaların hâlâ yapılıyor olması birtakım sorunların varlığına işaret ediyor. Fakat, eleştirilerin temel amacı bu sorunları gidermek. Askeri müdahale gibi hayati önem taşıyan bir konunun, başkanın tekelinden alınıp Kongre’de tartışmaya açılması ve temsil bakımından daha büyük meşruiyet taşıyan bir organın yetki alanına sokulması, demokrasinin ilerlemesi açısından önemli sayılabilecek gelişmelerdir. Her ne kadar müdahale karşıtı görüşlerin etkili olabileceğinden şüphe duysak da, bu tür bir gelişme demokrasilerin savaşa girme eğilimlerinin düşük olduğu konusundaki eski beklentimizi[9] güçlendirebilir, ABD’nin ‘demokrasini beşiği’ iddiasıyla birlikte bu beklentiye sürekli istisna teşkil etmesi son bulabilir. Bu iyimserliğin karşısında, ABD’nin temel yapısal özellikleri değişmediği, ABD bir emperyal güç veya süper güç olmaya devam ettiği sürece, demokratik gelişmelerin barışçıl sonuçlar getirmeyeceği düşüncesi de göz ardı edilemez.

Libya’ya gerçekleştirilen müdahalenin meşruiyeti bu yazının kapsamının çok ötesindedir, bu nedenle ele alınmamıştır. Burada gösterilmek istenen, meşruiyet konusu değerlendirilirken de dikkat edilmesi gereken, bu müdahalenin ABD’nin çıkarlarından ve siyasal özelliklerinden, özellikle de demokrasisinin gerçek işlerliği konusundaki sıkıntılardan bağımsız ele alınamayacağıdır. Söz konusu operasyona başta Fransa ve son gelişmeler sonucunda Türkiye de dahil olmak üzere başka ülkeler de katılmaktadır. Diğer ülkeler ele alındığında da, başka bir ülkeye askeri müdahale gibi riskli ve masraflı bir kararın yalnızca hayırsever amaçlarla yapılmadığını, her ülkenin kendine göre çıkar hesaplarının olduğunu unutmamak gerekir. Yine her ülkenin kendi demokrasisinin birtakım özellikleri kararın alınmasında ve kapsamında etkili olmuştur ve bu kararın alınışı ülkelerin demokrasisi hakkında birçok şey anlatabilir. Örneğin, müdahaleye diğer ülkelerle yapılan müzakerelerin arından hızla alınan bir karar sonucu katılan Türkiye’de tartışılan başkanlık sisteminin, ABD üzerine burada söylenenler ışığında, demokratikleşme açısından neler getirebileceği ve sonuçta alınan kararlar açısından mevcut sistemde neyi değiştireceği dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda da demokratik idealler ve barış, her zaman ulaşılmaya çalışılan kendinden menkul değerler olarak görülmelidir.

Ruşen Yaşar

İstanbul, 27 Mart 2011


Notlar

[1] “POLS 408: Democratic Theory” (Ayşen Candaş, Bahar 2011, Boğaziçi Üniversitesi) dersi için yazılmış aynı başlıklı yazıdan uyarlanarak geliştirilmiştir. Söz konusu yazının kuramsal çerçevesi için bkz. Ronald Dworkin. Principles for a New Political Debate: Is Democracy Possible Here? New Jersey: Princeton University Press, 2006.

[2] Andrew North. “Why is US backing force in Libya but not Bahrain, Yemen?” BBC News, 19/03/2011. URL: http://www.bbc.co.uk/news/world-us-canada-12792637 (giriş tarihi: 22/03/2011).

[3] “POLS 317: Politics and Society in the Middle East” (Koray Çalışkan, Bahar 2009, Boğaziçi Üniversitesi)

[4] Bu terim İngilizce ‘American exceptionalism’ kavramına karşılık olarak kullanılmıştır.

[5] Bkz. Ronald Dworkin (not 1), ss. 2-4.

[6] Bkz. Charlie Savage. “Attack Renews Debate over Congressional Consent.” NY Times, 21/03/2011. URL: http://www.nytimes.com/2011/03/22/world/africa/22powers.html?_r=2&ref=libya (giriş tarihi: 22/03/2011)

[7] Bu terim İngilizce ‘living Constitution’ kavramına karşılık olarak kullanılmıştır.

[8] Bkz. Jennifer Steinhauer. “Congress Unhappy with Obama on Libya.” NY Times, 22/03/2011. URL: http://thecaucus.blogs.nytimes.com/2011/03/22/congress-unhappy-with-obama-on-libya/ (giriş tarihi: 22/03/2011).

[9] Böyle bir beklenti Kant’ın ‘Daimi Barış Teorisi’nde bulunabilir. Bu teori için bkz. Immanuel Kant. “Perpetual Peace: A Philosophical Sketch.” (Zum ewigen Frieden. Ein philosophischer Entwurf). Burada çağdaş ‘Demokratik Barış’ teorilerinin böyle bir beklentiyle tamamen uyumlu olduğu iddia edilmemektedir.

Gündem Yazısı: Yasak – Elvin Vural

13/03/2011

YASAK

Siyasete tarafsız bakan biri değilim, zaten tarafsızlığın bizi bir adım ileriye götürebileceğine de inanmıyorum.

Türkiye gündeminin şu son zamanlarını aklımdan geçirdim, neler oldu neler bitti diye. Avrupa Birliği’yle Müzakere süreci iyice tıkandı. Demokratik Açılım başarısız oldu. Kadın cinayetleri aldı başını gidiyor. Soykırım Anıtı’na ‘ucube’ denildi, yıkımına karar verildi. Gazeteciler, basın mensupları hapiste, gözaltında… Ha evet, ama Türkiye ekonomisi hızla büyüyor, ne güzel değil mi? Her yerde yeni alışveriş merkezleri, siteler, yepyeni tüketim alanları yaratıldıkça yaratılıyor. İyi, güzel. Peki ya işsizlik oranları? Dar geçimli ailelerin oranındaki artış? Orta sınıfın iyice yok olma sınırına dayanması? Daha birine alışmadan yenisi yapılan zamlar? Bölgesel güç olma çabasındaki Türkiye’nin çıkışları, inişleri ve ağabeyliklerini de unutmamak lazım. Hükümet ve muhalefet arasındaki ağız dalaşı ise tuz biber…

Biraz özele ineyim düşünürken, doğrudan özgürlüğümüze ve haklarımıza dair neler oldu diye bir bakayım: Referandum kararıyla Anayasa değiştirildi. 24 yaş altındaki kişilerin alkol tüketimi yasaklandı. YÖK toplantısını protesto etmek isteyen yüzlerce öğrenci, seyahat hakları çiğnenerek İstanbul’un girişlerinde tartaklandı. Kampüsleri ziyaret etme lütufunda bulunan Sayın Başbakan yüzünden, çeşitli üniversitelerden binlerce öğrenci, kendilerinin sandıkları ve güven duydukları kampüslerinde yabancı, düşman ve potansiyel tehdit muamelesi gördü ve hatta şiddete maruz kaldı. Türk Telekom Arena’da binlerce insanın en doğal haklarından biri olan protesto etme hakkı çiğnenmeye çalışıldı. Tecavüz olaylarının suçu ‘tahrik edici’ şekilde giyinen kadınlara yüklenmeye kalkışıldı. Youtube yasağının geçmişi epeyce uzundu, hadi evet bu yasak kalktı. Hemen ardından, kimseye zararımız dokunmadan, sanatçıların telif haklarına zarar vermeden müzik dinlediğimiz Fizy ve Grooveshark sitelerine erişim mahkeme kararınca engellendi. Şimdi de son olay, blog yasağı. Ne yaptılar yani; ‘Önce Youtube’la beraber gözlerimizi aldılar. Sonra, müzik dinlediğimiz sitelerle beraber kulaklarımızı. Sonunda blog’larımızla da beraber ağzımızı.’

Tarafsız olmadığımı, olaylara tarafsız bakamadığımı ve bakmak da istemediğimi yazının en başında belirtmiştim. Muhakkak ki hiçbir şey tamamen beyaz ya da tamamen siyah olmuyor, ancak ortada bu kadar yoğun bir siyah varken, aralardaki beyaz çizgileri görüp dile getirmek bana hiç anlamlı gelmiyor.

Yasaklarımıza geri dönelim. Blog yasağının, aslında özel bir şirketin haklarını korumak amacıyla konulduğunu ve suçlanması gerekenin de maç zamanlarında kaçak yayın yapan blog kullanıcılarının kendileri olduğunu kimse bana anlatmaya kalkışmasın. Bu eylemi desteklediğimden değil, çözüm yolunun böyle olması gerektiğine kesin surette inanmadığımdan kimse bu yasağı meşrulaştırmaya çalışmasın. Çok mu zor maç yayını yapanları tespit etmek? Çok mu zor en azından bari maç saatlerinde blog’lara erişimi kapatmak? Tek çözüm yolu bu mudur; bir kesimin suçu yüzünden herkesi cezalandırmak mıdır?

Endişe kumkuması değilim, siyasal bir rejim değişikliğinden de açıkçası kendi adıma korkmuyorum; ancak bu gidiş, gidiş değil. Sivil toplumun bu denli sessiz ve uysal olduğu bir ülkede, yasaklarla ilerleyen bu yönetimin hayırlara vesile olacağını da doğrusu hiç sanmıyorum.

Önümüz seçim. Yakında başlar seçim kampanyaları, vaatler, umutlar…

Adım adım her şeyin yasaklandığı bu memlekette, iktidar partisi bu sefer hangi yüzle kalkıp özgürlük vaatlerinde bulunacak, sadece merak ediyorum.

Daha da önemlisi; hakları gitgide sınırlanan ve elinden alınan bu toplum, daha ne kadar susacak ve bu iş nereye varacak, en çok bunu merak ediyorum…

Elvin Vural

elvin.vural@boun.edu.tr

Gündem Yazısı: Sadece Bir Kaburga Kemiği mi? – Selin Akdeniz

6 Mart 2011

Sadece Bir Kaburga Kemiği mi?

Türkiye’nin en çok ziyaret edilen haber sitelerine tıkladığımızda baş sayfadan gündeme bir göz atalım. Kaynayan Ortadoğu kazanından, Ergenekon tutuklamalarına; siyasi liderlerin çekişmelerinden, ligdeki son duruma kadar başlıca gündem maddelerinin büyük ölçüde maskülen aktörlerin kendi aralarında paslaşmalarından örüldüğü görülüyor.

Peki ya kadınlar bu işin neresinde?

Pek tabii ki kadınların resimleri de göze çarpıyor. “Sex sells” düşüncesinin sınırlarını zorlayan “cüretkar”  hanımlar, ışıltılı giysileri ve karşı konulmaz pozlarıyla “güzeller galerisi”ne hapsolup kalmışlar. Bu galerinin ne yazık ki bir de öbür yüzü var. Gazete ve televizyonlarda mosmor gözlerini gözlerimizin içine dikmiş kadının, Ayşe Paşalı’nın fotoğrafını hatırlarsınız. Çantasında koruma talep dilekçesiyle “yakınları” tarafından katledilen onlarca kadınla ne yazık ki aynı kaderi paylaştı. Töre cinayetlerinden sonra kadın kıyımının yeni trendi, zulümden kaçıp bir yerlere sığınan eşi, sevgiliyi yok etmek. Erkekler için son derece normalleşmiş aldatma eylemini eline yüzüne bulaştıran kadınlarımız, kötü muameleden kaçarken de su testisini su yolunda kırıyor gibi görünüyor.

Son yedi yılda yüzde bin dört yüz artan kadın cinayetlerinin yüzlerce sebebi olabilir. Fakat ben bu konuda medyadaki cinsiyet imajlarının rolünü es geçmenin imkansız olduğunu düşünüyorum. Televizyon dizilerine baktığımızda üniversite diplomalı, jeepli ağalara sığınan, sultan da olsa ailesinin seçtiğiyle evlenmek zorunda olan, töre için ölen kadınlar; ailesindeki kadınları ama severek ama döverek “himaye eden” erkekler görüyoruz.

Aile içi şiddetin diziler ve “eşindir dön evine, barışırsınız” gibi mahkeme kararlarıyla adeta meşrulaştırıldığı bu ortamda, alışıyor olmaktan korktuğumuz bu cinayetlere en etkili çözüm, şüphesiz ki, kadınlardan gelecektir. Bu da sadece kadınların siyasette temsilinin teşvikiyle mümkün olabilir. Siyasette temsilden kasıt, kadına “yerini bil” dercesine kurulmuş, er kişiler seçim meydanlarındayken arkalarından şarkılar türkülerle alkış tutan kadın kolları değil elbette. Mecliste dengeli ve aktif bir temsilden bahsediyorum.

Kadınların meclise girme oranlarına baktığımızda Türkiye’nin %9,1 ile 142 ülke arasında 108. olduğu görülüyor. Dünya ortalamasının %17,1 olduğunu düşünürsek bu konuda Türkiye için uyarı çanlarının çaldığını söyleyebiliriz. Hele bir de meclisteki kadın vekillerin önemli bir kısmının nüfuzlu bir baba veya eşin mirası olarak orada olduğunu göz önünde bulundurursak durumun vehameti daha iyi anlaşılabilir. Kadınların cinsel istismara maruz kalması ya da öldürülmesi gibi olayların önüne geçilmesinde “erkek” vekiller ya da bakanlara korunma veya pozitif ayrımcılık için dilekçe sunulmasındansa, kadınların yönetimde söz sahibi olup bu sorunu kendileri çözmelerinin, kendi haklarına sahip çıkmalarının köklü çözüm olacağı kanısındayım. KA.DER’in 12 Haziran seçimleri için başlattığı “eşit temsil, gerçek demokrasi, yeni anayasa ve engelleri aşmak için mecliste 275 kadın milletvekili” başlıklı kampanya bu alanda önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.

Biz, aldattığında ya da terk ettiğinde ölmesi müstahak olan; her gün evlerinde emeği, ruhu, bedeni sömürülen kadınlar artık bir değişim istiyoruz. Hem de yakışıklı prensin gelip bizi öpüp kurtarma lütfuna nail olmamalıyız bu defa. Bu defa, bedenimizi, giysimizi yargılayarak siyaset yapmaya çalışanlara kanmadan, kendi haklarımız için çalışmalıyız.

Gündemdeki kadın cinayetlerinin gölgesinde girdiğimiz bir Kadınlar Günü daha hepimize kutlu olsun!

Selin Akdeniz