Gündem Yazısı: Tebrikler, Nur Topu Gibi Bir İfade Özgürlüğünüz Oldu! – Deniz Özbaş

TEBRİKLER, NUR TOPU GİBİ BİR İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ OLDU!

<Bu yazı Nisan 2013’te yazılmıştır.>

Yüzyıllardır düşünerek var olmuş bir tür insanoğlu (“homo sapiens sapiens”). Sadece düşünmekle kalmamış tabii yıllardır; söylemiş, çizmiş, yazmış bir de… Yeri gelmiş bu söylediklerinin, çizdiklerinin, yazdıklarının; kısacası düşüncesinin ürünü olanları ifade etmesinin cezasını çekmiş; mahkum edilmiş, idama çarptırılmış… Sonra uzun yıllar boyunca adım adım ilerlenmiş ve sonunda “Bu bir özgürlüktür, engellenemez!” denmiş, insanoğlunun düşünce ve ifade özgürlüğü hukuki ve resmi belgeler ile korunma altına alınmış. Peki “-mış” lı geçmiş zamanda birkaç cümleyle “masallaştırdığımız” bu sürecin aslı nasıl idi? Bugün insanoğlunun en ufak bir taviz bile vermek istemediği; ancak bazı yerlerde daha da sık  birlikte aslında dünyanın her yerinde zorunlu tavizlerin sık sık yaşandığı ifade özgürlüğü dediğimiz “şey” bugünlere nasıl geldi?

A

Antik Yunan, başka birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da iyi bir başlangıç noktası olacaktır. İfade özgürlüğüne ilk elle tutulur gönderme M.Ö 400lü yıllarda zamanının çok ilerisinde olan ünlü filozof Sokrates tarafından “Size ne yapacağınızı söyleyebilirler, ama ne düşüneceğinizi asla.” ifadesi ile yapılır.  Ona göre özgür düşüncenin engellenmesi mümkün değildir. Bu bağlamda kendisi de kendi “özgür düşünce”sinin ürünlerini Atina halkından -ve aslında öğrencisi Platon sayesinde de kendinden sonraki onlarca kuşaktan da- idam için yargılanırken dahi esirgemez. Kendini “Tanrı’nın yavaş olan ve dürtülmesi gereken bir atı andıran devletin başına sardığı bir at sineği” olarak nitelendiren filozof “Ayrılık vakti geldi çattı. Ben kendi yoluma gidiyorum, siz kendi yolunuza. Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyidir, ancak tanrı bilir…” sözleriyle savunmasını bitirir ve bir sahne kapanır. Artık o insanlık tarihinde düşünceleri nedeniyle öldürülen ilk insandır. Ancak bugün emin olduğumuz bir şey var ki o da; Sokrates’in düşüncelerinin o panzehir ile yok olmadığı, etkisini yitirmediğidir.

Antik Yunan’dan adım adım ilerlediğimizde bir sonraki önemli durağımız “Magna Carta Libertatum” yani Büyük Özgürlük Fermanı oluyor. Aslında bir hayli ilerlememiz gerekiyor çünkü yıllardan 1215. İngiltere Kralı John ile baronları arasında imzalanan ve Kral’ın sonsuz yetkilerinin sınırlandığı bu metin aslında İngiliz halkına çok geniş tabanlı bir özgürlük tanımamış olsa da özgürlük hareketlerinin önemli bir adımı olarak İngiliz tarihinin bir köşe taşı olur. Ayrıca –birazdan da değineceğim- 1689 tarihli “Bill of Rights” yani İnsan Hakları Beyannamesi’ne de önayak olması açısından oldukça önemli bir adımdır.

b     Büyük Özgürlük Fermanı’nı ardımızda bırakıp bu sefer çok değil, sadece bir 400 yıl ileri gittiğimizde Galileo Galilei ile karşılaşırız. İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozof Galileo Galilei, Aydınlanma Çağının kıpırtılarının yeni yeni başladığı 1600ler Avrupası’nda düşünce ve ifade özgürlüğünün Katolik Kilisesi ile çatışmasının baş aktörü olur. 16. yüzyılda Copernicus  tarafından oluşturulan güneş merkezli evren kuramını  ve bu doğrultuda dünyanın güneş etrafında döndüğünü destekleyen bilim adamı, adeta bilim ile din arasında sıkışıp kalır. Engizisyon mahkemesinde “şiddetli din karşıtlığı kuşkusu” gerekçesi ile yargılanan Galileo, ne yazık ki dogmatik kilise diktasına yenilir ve Kopernik kuramını reddederek cezadan kurtulur. Galileo mahkemenin huzurundan ayrılırken gerçekten “eppur si muove” (ama dünya yine de dönüyor) diye fısıldadı mı fısıldamadı mı bilinmez ama insanlar buna inanmak istiyor olacak ki “eppur si muove”  yankılarını günümüze kadar ulaştırır.

     Galileo’nun tam anlamıyla amacına ulaşamayan cesur adımları yerini zamanla  cesur bir şairin kalemine bırakır: Jonh Milton. 1644 yılıdır,  Milton “Areopagitica” adlı eserinde kitap basmak için Parlamento’dan izin alınması zorunluluğunu (imprimatur)  “Bana tüm özgürlüklerin üstünde vicdanıma uygun şekilde tartışma, bunu ifade etmek ve bilmek özgürlüğünü verin.” sözleriyle eleştirir. Bir bakıma bu, ifade özgürlüğü talebinin gün yüzüne ilk çıkışıdır. 

     1689 yılında yine İngiltere’de yayımlanan İnsan Hakları Beyannamesi (yukarıda Büyük Özgürlük Fermanı’nın bu bildirgeye önayak olduğunu belirtmiştim), “Konuşma özgürlüğü vardır; parlamentodaki tartışmalar ve görüşmeler, parlamentodan başka hiçbir yerde ya da mahkemede suçlama ya da soruşturma konusu yapılmamalıdır.” kararı ile ifade hürriyetinin hukuksal olarak ortaya çıktığı ilk belgedir.

     Ayrıca, denilebilir ki ifade hürriyeti, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da hüküm süren Aydınlanma Çağı’nın belli başlı konularından biridir. John Locke, “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı eserinde “Herkesin ruhu kendine aittir, kendi haline bırakılmalıdır.” sözleri ile ifade özgürlüğü konusunda fikrini ortaya koyar ve bu yolla devlet ve kiliseden bu konuda hoşgörü talep eder. Bir diğer Aydınlanma Çağı filozofu François Marie Arouet, herkesçe bilinen mahlası ile Voltaire’ın 1770 yılında Riche adlı birine yazdığı bir mektupta “Monsieur l’abbé, yazdıklarınızdan nefret ediyorum ancak yazmayı sürdürmenizin mümkün olması için canımı bile veririm.” ifadesinin bulunduğu söylenir.

Aydınlanma Çağı’nı geride bırakıp 19. yüzyıla ulaştığımızda İngiliz filozof ve iktisatçı John Stuart Mill’in “Hürriyet Üzerine” adlı eserinde “…herhangi bir düşünce susmaya mahkum edilse bile; bu düşünce, bizim kesin olarak bilebileceğimiz şeylere rağmen, doğru olabilir. Bunu kabul etmemek yanılmaz olduğumuzu zannetmektir.” satırları ile karşılaşırız. Yine 19. yüzyılda yaşamış İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 yılında yayımlanan “Türlerin Kökeni Üzerine” isimli kitabında doğal seçilim teorisini ortaya atarak bu konuda geniş çaplı tartışmalara neden olur. Özellikle bu teoriyi yerden yere vuran “dindar tutucu”  kesime karşı bazı bilim adamları Darwin’i destekler. Bu destek Darwin’in öğretilerinin ve eserinin Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bazı ülkelerde belli bir süre öğretilmemesine ve sansürlenmesine engel olamamış olsa da, şu an “homo sapiens sapiens” ifadesinin yer aldığı bir yazı okuyor olmanız ifade hürriyetinin galibiyetinin bir sonucu olarak görülebilir.

20. yüzyıl Amerika’sına baktığımızda ise, yıllardan 1918’dir ve  ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Oliver Wendell Holmes açık ve mevcut bir tehlikenin ifade özgürlüğünü sınırlayabileceği hakkındaki şu sözleri ile çıkar karşımıza:  “Konuşma özgürlüğünün en sıkı şekilde korunması bile, kalabalık bir tiyatro salonunda ‘yangın var’ diye bağıran ve paniğe yol açan bir adamın korunmasını sağlamayacaktır.” Bunun yanında, 1929 yılında Özgür düşünce ilkesi bizimle aynı fikirde olanlar için değil, nefret ettiğimiz düşünceler içindir.” ifadesi ile ABD Anayasası’nın en temel ilkesini ortaya koyar.

Büyük bir adım olarak düşünebileceğimiz bir başka gelişme ise 1948 yılında gerçekleşir. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Komisyonunca hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde düşünce ve anlatma özgürlüğüne açıkça ve kesin bir şekilde yer verilir.

c

Yine 20. yüzyılın önemli isimlerinden dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar Noam Chomsky, Rızanın İmalatı adlı kitapta Eğer nefret ettiğimiz insanların da ifade özgürlüğü olması gerektiğine inanmıyorsak ifade özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir. “ der. Ünlü düşünür, geçtiğimiz aylarda- Ocak 2013’te-  Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda “Türkiye ve Oluşan Dünya Düzeni” başlıklı bir konuşma yapar ve Türkiye’de gözaltındaki gazeteci sayısının askeri rejimden bu yana görülmedik boyutlara ulaşmış durumda olduğuna dikkat çeker. Chomsky, konuşmasında ayrıca şu sözlere yer verir: “Türkiye önce kendi evinin içini temiz tutmak zorunda. Ancak burada doğrudan ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler işin tek yönü değil. Düşüncenin kendisini kısıtlama çabaları aslında son derece karmaşık propaganda sistemleri tarafından yapılan bir şey özgür toplumlarda. Bunun amacı kitlelerin seyirciye indirgenmesi, her şeye rıza göstermelerinin sağlanması.”  

     Bu şekilde MÖ 400lü yıllardan başlanıp iki ay öncesine ulaşılır. Aslında, bu süreçte ve sonrasında, zaman zaman ifade hürriyetini destekleyici bazen ise  gerekliliklerinin tam tersi nitelik taşıyan birçok adım atılır ve birçok olay yaşanır; fakat, -tahmin edilebileceği gibi- burada hepsine yer vermek pek mümkün değildir. Bu noktada, bugün ifade özgürlüğü diye bahsettiğimiz kavram, ana hatlarıyla bu şekilde doğar, büyür diyebiliriz. Şu sıralar ise kendileri iyi kötü hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Sonsuz olması dileğiyle…

Kaynakça:

Sokrates’in Savunması- Plato

http://www.jstor.org/discover/10.2307/2709382?uid=3739192&uid=2&uid=4&sid=21101963589791

John L. Heilbron- Galileo; Oxford University Press

Zoller, Elizabeth (2009). Freedom of Expression: Precious Right in Europe, Sacred Right in

The United Stat.s, Indiana Law Journal

John Stuart Mill (2000). Özgürlük Üstüne, İkinci Baskı, , İstanbul: Belge Yayınları, s. 33, 34.

Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media, 1992

9. Boğaziçi Buluşması Değerlendirme Raporu

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu’nun (AÇMÖF) T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı proje desteği ile 17-18-19 Mayıs 2013 tarihinde Türkiye’nin birçok üniversitesinden gençlerin ve uzman konuşmacıların değerli katılımıyla gerçekleştirdiği 9. Boğaziçi Buluşması “Üniversite Gençliği Avrupa Birliği’ni Tartışıyor: AB – Türkiye İlişkilerinde Yakın Gelecek” adlı etkinliğin değerlendirme raporu tamamlanmıştır.

9. Boğaziçi Buluşması Değerlendirme Raporu’na ulaşmak için buraya tıklayınız.

Gündem Yazısı: Aranızda Günahsız Olan, Ona İlk Taşı Atsın! – Erdem Selvin

“Aranızda Günahsız Olan, Ona İlk Taşı Atsın!”*

<Bu yazı Nisan 2013’te ifade özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet üzerine yazılmıştır.>

İfade özgürlüğü modern zamanın en sık telaffuz edilen kavramlarından birisidir. Tarihe baktığımızda ise ifade özgürlüğü, ilk medeniyetlere kadar ulaşan bir hak arama mücadelesi ile elde edilmiş, günümüzde anayasa ile korunan ve devletlerarası ilişkilerle de tanımlanmış evrensel bir hürriyettir. Siyasal bir hak olarak bilinen ifade özgürlüğü, zamanla birçok alana yayılmış ve günümüzde her türlü ifadeyi, bilgiyi, düşünceyi her ortamda, hiçbir araç kısıtlaması gözetilmeksizin arama, alma ve verme hürriyetini kapsayan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Tanım gereği ifade özgürlüğünün korunması aynı zamanda insanların kendini ifade edebilecekleri ortamları ve araçları korumayı da kapsamaktadır. Başta sınırsız olarak tanımlanan bu hak, sorumluluk ilkesi ile birleştiğinde birçok sınırı da beraberinde getirmiştir.

Kısaca “İfade Özgürlüğü”İfade Özgürlüğü ve Toplumsal Cinsiyet 2

Antik Yunan’da Sokrates’in yargılanması yaşanan ilk ifade özgürlüğü davası olarak tarihe geçmiştir. Bundan itibaren yayılmaya başlamış ve Roma Devleti’nde din ve konuşma özgürlüğü şeklinde temel bir yapıya bürünmüştür. İngiltere’de 1689 yılında yayınlanan İnsan Hakları Beyannamesi’nde ilk kez karşımıza çıkan ifade özgürlüğü hakkı parlamentoda konuşma özgürlüğünü sağlamaya yönelik bir düzenlemeydi. 1789 yılında Fransız Devrimi sırasında ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ise bu hakkı devredilemez temel haklardan birisi olarak kabul etmişti. 1948 yılında Birleşmiş Milletler bu hakka İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesinde yer vermiş ve şöyle demişti: “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.”

İfade özgürlüğünün sınırları sorumluluk ilkesinin yanı sıra bu hakkın diğer insan hakları ile çeliştiği durumlarda, daha çok muhafazakâr kesimlerin istekleri doğrultusunda her ülkede ayrı ayrı ortaya konmuştur. Örneğin ifade özgürlüğü adil yargılanma hakkı bağlamında bilgilere eşit ulaşımı da içerisinde barındırıyorken Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. maddesinin, 2001 yılında çıkarılıp Türk Ceza Kanunu’na eklenen 2. bendinde “yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi” amacıyla ifade hürriyeti hakkının kendisinin dahi sınırlandırılabileceği belirtilmiştir. Bu örnekten yola çıkarak ifade özgürlüğü hakkında her ülkede farklı biçimlerde sınırlandırılmaya gidildiğini söylemek yanlış olmaz. Bir başka önemli konu ise, ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü kavramlarının birbirine karıştırılmaması gerektiğidir. Şöyle ki, basın kendi uygulamaları içerisinde bireylerin ifade özgürlüğünün dağıtım aşamasında tarafsızlık ilkesini bozduğu durumlarda kendi özgürlük hakkının sınırlarını belirlemiş olur.

İfade özgürlüğüne ilk sansürlemeler dini kurumların etkisi ile başlamıştır. Zamanla sansür, muhalif sesleri susturmak amacıyla iktidarda bulunanların prensiplerini paylaşmayan kişilere baskı mekanizması olarak kullanılmıştır. Bu mekanizmalar aynı zamanda toplumsal rollerin önceden belirlenmesi ve bir bakıma toplumsal cinsiyet temelli resmi veya resmi olmayan sansürlerin uygulanmasına neden olmaktadır.

Kısaca “Toplumsal Cinsiyet”

İfade Özgürlüğü ve Toplumsal Cinsiyet 1

Toplumsal cinsiyet, farklı kültürde, tarihin farklı anlarında ve farklı coğrafyalarda kadınlara ve erkeklere toplumsal olarak yüklenen roller ve sorumlulukları ifade eder. Toplumsal cinsiyet kısaca, sosyal yönden kadın ve erkeğe verilen roller, sorumluluklar olarak tanımlanır. Hepimiz dünyaya kız ya da oğlan olarak geliriz. Bu bizim seçtiğimiz bir şey değildir. Hangi kültürde, çağda yaşarsak yaşayalım, kız ya da erkek olarak doğmak, tıpkı ölümlü olmak gibi, biyolojik varlığımızın bir niteliğidir. Ancak daha doğum öncesinde kız bebeklerin eşyaları için pembe, erkek bebeklerin eşyaları için mavi rengin tercih edilmesiyle başlayan süreç, erkeklerin ve kadınların yapabileceği işler konusunda da yapay ayrımlar üretir. Bu çerçevede erkek cinsiyeti ile kadın cinsiyeti arasında toplumsal yaşama katılma düzeyi açısından farklılıklar oluşur. Sayısal bakımdan eşit olmakla beraber iki cinsin toplumsal alanda temsiliyetleri farklılaşır. Kadın cinsiyeti daha çok ev gibi özel alandan kalırken, erkek cinsiyeti dışarıda her türlü kamusal alanda kendini ifade eder. Çalışma yaşamından siyasete, sivil toplum örgütlenmesinden eğitime kadar her türlü kamusal alanda iki cins temelindeki bu görünüm toplumsal cinsiyet eşitsizliğini oluşturur.

Toplumsal cinsiyetin cinsiyet eşitsizliği oluşturması çoğu kez ekonomik temelli düşünülse de her bireyin kendini özgürce ifade edebilme hakkı da bu eşitsizliğe maruz kalmakta, siyasal ve sosyal alanda kadın ve LGBT bireylerin temel hakkı olan ifade özgürlüğü kısıtlanmaktadır. Yani erkek egemen toplumda konuşma hakkı da hep erkeklerin elinde kalmakta, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile tanımlanan ifade özgürlüğü için özgür ortam yaratma ödevi de kadınların bu ortamlara erişim hakkına kota koyarak yerine getirilememektedir. Bunun yanında toplumsal cinsiyetin yarattığı sorunlara halen çözüm aranmaktadır. Örneğin; günümüzün en acil çözülmesi gereken problemi olan aile içi şiddetin de temelinde geçmişten gelen cinsiyet eşitsizliğinin kanıksanması yatıyor.

İfade Özgürlüğü ve Toplumsal Cinsiyet 3

Toplumsal cinsiyet temelli sansür kadın yazarlara, kadının özgürleşmesi için çaba harcayanlara, kısacası feminist harekete mensup tüm bireylere uygulanmakta, böylece temel bir hak olan ifade özgürlüğü muhafazakarlar, dindarlar ve siyasi karar mercilerince kısıtlanmaktadır. Aslında demokrasinin de vazgeçilmez unsurlarından olan ‘voice’ yani kendini ifade edebilme, ses çıkarabilme, söz söyleme hakkı kadın siyasetçilerin parlementoda erkeklere oranının bir şekilde artırılamamasıyla, halk üzerine daha fazla baskı mekanizmalarının uygulanmasıyla engellenmektedir.

Dünya genelinde ifade özgürlüğü hakkının uygulanmasında cinsiyet eşitsizliği nedeniyle sürekli sorunlar çıkmaktadır. Türkiye’de de durum çok farklı değil. Kadınlar, AB müzakere süreci, yeni anayasa süreci vb. demokratikleşme atılımlarında hep geri planda tutulmuştur. Örneğin; AB müzakere süreci, yalnızca teknik bir süreç değildir; asıl olarak politik tercihlerle, önceliklerle birebir ilişkilidir. ‘Siyasi kararlılık’ gerektirir. Dolayısıyla kadın yurttaşların görüş ve taleplerini dikkate almadan sadece uluslararası kararların zorlaması ile gelişen bir kadın politikası ancak kadın politikasızlığı olarak nitelendirilebilir.  Uluslararası işbirlikleri de yurttaş katılımına pek yakın değil ve ataerkil kurumsallaşmadan bağımsız kalamamaktadır.

Kadının toplumdaki konumunun daha da geliştirilmesi kadın örgütlerinin hükümetlerce desteklenmesine bağlıdır. Bunun yanında aile içi fiziksel ve psikolojik kötü muamele, cinsel istismar, zorla ve genellikle erken yaşta evlilikler hakkında devletin somut politikalar üretmesi gerekmektedir. Ardından uygulamadaki sorunların acilen çözülmesi gerekmektedir çünkü Türkiye’de yapılan ve yapılmaya çalışılan tüm koruyucu yasalar ve temel hakların uygulanmasında sürekli sorunlar çıkmakta, baskı için geniş yelpazede kullanılan mekanizmalar denetim için aksatılmaktadır. Tüm bunlara rağmen Türkiye’de cinsiyet eşitliği mücadelesi modernleşme çabalarının bir parçasıdır. Sivil toplum ağlarının güçlendirilmesi, hem cinsiyet eşitliği hem de yerel kalkınma ve demokrasi hedefleri doğrultusundaki çalışmalarına destek verilmesi, yalnızca kadınlar için değil, toplumumuzun bütünü için de vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Woman’s World’ün Pekin Deklerasyonu için hazırladığı metin şöyle diyor; “Kendi değerlerimizi seslendirebileceğimiz kültürel ifade araçlarına ulaşmaya, mekana ve zamana ihtiyacımız var. Kültüre gerekli dikkat verilmediği takdirde sürdürülebilir ilerleme ve gerçek demokrasi mümkün değildir. Çünkü köklü değişimler mutlaka kültürle ilişkilidir. Kadınların sessizliği işte bu yüzden en az yoksulluk sorunu kadar önemlidir. Hatta kendisi yoksulluğun ve etkilerinin bir sonucudur.” Köktenciler, insanlığın geleneksel değerlerini savunduğunu söyleyerek bir bakıma toplumsal cinsiyeti destekleyerek cinsiyet eşitsizliğine zemin hazırlamaktadırlar. Bu bağlamda sivil toplum örgütleri, ifade özgürlüğünün kadın erkek eşitliği mücadelesinin temelinde yattığını tüm dünyaya haykırmaktadırlar. Umuyorum ki bu yazım konu hakkında bir nebze olsun fark yaratabilmiş, bu köklü mücadeleye katkı sağlayabilmiştir.

*Yuhanna İncili 8.bölümde (zinada yakalanan kadın), İsa, kadını yargılayıp cezalandırmak isteyen öfkeli kalabalığa bu sözü söyler. Ardından kadını kimse yargılayamaz, İsa da kadını affederek gönderir. Benim başlık olarak bu sözü seçmemin nedeni ise bu anektodun günümüzde farklı biçimlerde yaşanıyor olması. İçinde yaşadığımız zamanlarda, iktidarda olanın veya toplumsal normlarca kabul görmüş olanın sınırsız gücünü; diğer yandan, güçsüz, iktidarsız olanlarınsa her türlü haktan yoksun olduğunu, görünüşte hakka sahip olsalar da uygulamada büyük sorunların yaşandığını çok net bir biçimde anlatıyor bu söz. Ayrıca, kimin doğru, kimin yanlış olduğunu yargılamayı bırakıp günlük hayatı daha adil ve insancıl yaşamız gerektiğini anlatması ve başta dini gerekçelerle kullanılmaya başlayan sansür mekanizmalarının aslında dinde dahi yeri olmadığını anlatması bakımından çok değerli.

<Bu yazının yayınlanmasının kararlaştırılması öncesinde kendini özgürce ifade edebilme arzusu taşıyan tüm bireyler tarafından her yıl olduğu gibi bu yıl da geniş bir katılımla kutlanan 21. LGBT Onur Haftası – Taksim Onur Yürüyüşü’nden renkli görüntülerin birleştirilmesi ile oluşturulan bu güzel videoyu da ek olarak koymak istedim.>

KAYNAKÇA

1-) http://en.wikipedia.org/wiki/Freedom_of_speech

2-) http://t24.com.tr/yazi/ilk-tasi-gunahsiz-olan-atsin/4923

3-) http://www.indexoncensorship.org/2013/03/free-speech-feminism-international-womens-day/

4-) http://www.gata.edu.tr/ureme_sagligi/toplumsal_cinsiyet.htm

5-) Dr. Acuner, Selma. Yapıcı Sabırsızlık. KA-DER: Ankara 2006

6-) Avrupa Sosyal Politikası ve Kadın Hakları. Arı Hareketi, KA-DER: İstanbul 2005

7-) Cinsiyet Eşitliği Yolunda Yerel Politikalar Raporu KA-DER: Ankara 2006