Gündem Yazısı: Tebrikler, Nur Topu Gibi Bir İfade Özgürlüğünüz Oldu! – Deniz Özbaş

TEBRİKLER, NUR TOPU GİBİ BİR İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ OLDU!

<Bu yazı Nisan 2013’te yazılmıştır.>

Yüzyıllardır düşünerek var olmuş bir tür insanoğlu (“homo sapiens sapiens”). Sadece düşünmekle kalmamış tabii yıllardır; söylemiş, çizmiş, yazmış bir de… Yeri gelmiş bu söylediklerinin, çizdiklerinin, yazdıklarının; kısacası düşüncesinin ürünü olanları ifade etmesinin cezasını çekmiş; mahkum edilmiş, idama çarptırılmış… Sonra uzun yıllar boyunca adım adım ilerlenmiş ve sonunda “Bu bir özgürlüktür, engellenemez!” denmiş, insanoğlunun düşünce ve ifade özgürlüğü hukuki ve resmi belgeler ile korunma altına alınmış. Peki “-mış” lı geçmiş zamanda birkaç cümleyle “masallaştırdığımız” bu sürecin aslı nasıl idi? Bugün insanoğlunun en ufak bir taviz bile vermek istemediği; ancak bazı yerlerde daha da sık  birlikte aslında dünyanın her yerinde zorunlu tavizlerin sık sık yaşandığı ifade özgürlüğü dediğimiz “şey” bugünlere nasıl geldi?

A

Antik Yunan, başka birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da iyi bir başlangıç noktası olacaktır. İfade özgürlüğüne ilk elle tutulur gönderme M.Ö 400lü yıllarda zamanının çok ilerisinde olan ünlü filozof Sokrates tarafından “Size ne yapacağınızı söyleyebilirler, ama ne düşüneceğinizi asla.” ifadesi ile yapılır.  Ona göre özgür düşüncenin engellenmesi mümkün değildir. Bu bağlamda kendisi de kendi “özgür düşünce”sinin ürünlerini Atina halkından -ve aslında öğrencisi Platon sayesinde de kendinden sonraki onlarca kuşaktan da- idam için yargılanırken dahi esirgemez. Kendini “Tanrı’nın yavaş olan ve dürtülmesi gereken bir atı andıran devletin başına sardığı bir at sineği” olarak nitelendiren filozof “Ayrılık vakti geldi çattı. Ben kendi yoluma gidiyorum, siz kendi yolunuza. Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyidir, ancak tanrı bilir…” sözleriyle savunmasını bitirir ve bir sahne kapanır. Artık o insanlık tarihinde düşünceleri nedeniyle öldürülen ilk insandır. Ancak bugün emin olduğumuz bir şey var ki o da; Sokrates’in düşüncelerinin o panzehir ile yok olmadığı, etkisini yitirmediğidir.

Antik Yunan’dan adım adım ilerlediğimizde bir sonraki önemli durağımız “Magna Carta Libertatum” yani Büyük Özgürlük Fermanı oluyor. Aslında bir hayli ilerlememiz gerekiyor çünkü yıllardan 1215. İngiltere Kralı John ile baronları arasında imzalanan ve Kral’ın sonsuz yetkilerinin sınırlandığı bu metin aslında İngiliz halkına çok geniş tabanlı bir özgürlük tanımamış olsa da özgürlük hareketlerinin önemli bir adımı olarak İngiliz tarihinin bir köşe taşı olur. Ayrıca –birazdan da değineceğim- 1689 tarihli “Bill of Rights” yani İnsan Hakları Beyannamesi’ne de önayak olması açısından oldukça önemli bir adımdır.

b     Büyük Özgürlük Fermanı’nı ardımızda bırakıp bu sefer çok değil, sadece bir 400 yıl ileri gittiğimizde Galileo Galilei ile karşılaşırız. İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozof Galileo Galilei, Aydınlanma Çağının kıpırtılarının yeni yeni başladığı 1600ler Avrupası’nda düşünce ve ifade özgürlüğünün Katolik Kilisesi ile çatışmasının baş aktörü olur. 16. yüzyılda Copernicus  tarafından oluşturulan güneş merkezli evren kuramını  ve bu doğrultuda dünyanın güneş etrafında döndüğünü destekleyen bilim adamı, adeta bilim ile din arasında sıkışıp kalır. Engizisyon mahkemesinde “şiddetli din karşıtlığı kuşkusu” gerekçesi ile yargılanan Galileo, ne yazık ki dogmatik kilise diktasına yenilir ve Kopernik kuramını reddederek cezadan kurtulur. Galileo mahkemenin huzurundan ayrılırken gerçekten “eppur si muove” (ama dünya yine de dönüyor) diye fısıldadı mı fısıldamadı mı bilinmez ama insanlar buna inanmak istiyor olacak ki “eppur si muove”  yankılarını günümüze kadar ulaştırır.

     Galileo’nun tam anlamıyla amacına ulaşamayan cesur adımları yerini zamanla  cesur bir şairin kalemine bırakır: Jonh Milton. 1644 yılıdır,  Milton “Areopagitica” adlı eserinde kitap basmak için Parlamento’dan izin alınması zorunluluğunu (imprimatur)  “Bana tüm özgürlüklerin üstünde vicdanıma uygun şekilde tartışma, bunu ifade etmek ve bilmek özgürlüğünü verin.” sözleriyle eleştirir. Bir bakıma bu, ifade özgürlüğü talebinin gün yüzüne ilk çıkışıdır. 

     1689 yılında yine İngiltere’de yayımlanan İnsan Hakları Beyannamesi (yukarıda Büyük Özgürlük Fermanı’nın bu bildirgeye önayak olduğunu belirtmiştim), “Konuşma özgürlüğü vardır; parlamentodaki tartışmalar ve görüşmeler, parlamentodan başka hiçbir yerde ya da mahkemede suçlama ya da soruşturma konusu yapılmamalıdır.” kararı ile ifade hürriyetinin hukuksal olarak ortaya çıktığı ilk belgedir.

     Ayrıca, denilebilir ki ifade hürriyeti, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da hüküm süren Aydınlanma Çağı’nın belli başlı konularından biridir. John Locke, “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı eserinde “Herkesin ruhu kendine aittir, kendi haline bırakılmalıdır.” sözleri ile ifade özgürlüğü konusunda fikrini ortaya koyar ve bu yolla devlet ve kiliseden bu konuda hoşgörü talep eder. Bir diğer Aydınlanma Çağı filozofu François Marie Arouet, herkesçe bilinen mahlası ile Voltaire’ın 1770 yılında Riche adlı birine yazdığı bir mektupta “Monsieur l’abbé, yazdıklarınızdan nefret ediyorum ancak yazmayı sürdürmenizin mümkün olması için canımı bile veririm.” ifadesinin bulunduğu söylenir.

Aydınlanma Çağı’nı geride bırakıp 19. yüzyıla ulaştığımızda İngiliz filozof ve iktisatçı John Stuart Mill’in “Hürriyet Üzerine” adlı eserinde “…herhangi bir düşünce susmaya mahkum edilse bile; bu düşünce, bizim kesin olarak bilebileceğimiz şeylere rağmen, doğru olabilir. Bunu kabul etmemek yanılmaz olduğumuzu zannetmektir.” satırları ile karşılaşırız. Yine 19. yüzyılda yaşamış İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 yılında yayımlanan “Türlerin Kökeni Üzerine” isimli kitabında doğal seçilim teorisini ortaya atarak bu konuda geniş çaplı tartışmalara neden olur. Özellikle bu teoriyi yerden yere vuran “dindar tutucu”  kesime karşı bazı bilim adamları Darwin’i destekler. Bu destek Darwin’in öğretilerinin ve eserinin Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bazı ülkelerde belli bir süre öğretilmemesine ve sansürlenmesine engel olamamış olsa da, şu an “homo sapiens sapiens” ifadesinin yer aldığı bir yazı okuyor olmanız ifade hürriyetinin galibiyetinin bir sonucu olarak görülebilir.

20. yüzyıl Amerika’sına baktığımızda ise, yıllardan 1918’dir ve  ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Oliver Wendell Holmes açık ve mevcut bir tehlikenin ifade özgürlüğünü sınırlayabileceği hakkındaki şu sözleri ile çıkar karşımıza:  “Konuşma özgürlüğünün en sıkı şekilde korunması bile, kalabalık bir tiyatro salonunda ‘yangın var’ diye bağıran ve paniğe yol açan bir adamın korunmasını sağlamayacaktır.” Bunun yanında, 1929 yılında Özgür düşünce ilkesi bizimle aynı fikirde olanlar için değil, nefret ettiğimiz düşünceler içindir.” ifadesi ile ABD Anayasası’nın en temel ilkesini ortaya koyar.

Büyük bir adım olarak düşünebileceğimiz bir başka gelişme ise 1948 yılında gerçekleşir. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Komisyonunca hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde düşünce ve anlatma özgürlüğüne açıkça ve kesin bir şekilde yer verilir.

c

Yine 20. yüzyılın önemli isimlerinden dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar Noam Chomsky, Rızanın İmalatı adlı kitapta Eğer nefret ettiğimiz insanların da ifade özgürlüğü olması gerektiğine inanmıyorsak ifade özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir. “ der. Ünlü düşünür, geçtiğimiz aylarda- Ocak 2013’te-  Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda “Türkiye ve Oluşan Dünya Düzeni” başlıklı bir konuşma yapar ve Türkiye’de gözaltındaki gazeteci sayısının askeri rejimden bu yana görülmedik boyutlara ulaşmış durumda olduğuna dikkat çeker. Chomsky, konuşmasında ayrıca şu sözlere yer verir: “Türkiye önce kendi evinin içini temiz tutmak zorunda. Ancak burada doğrudan ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler işin tek yönü değil. Düşüncenin kendisini kısıtlama çabaları aslında son derece karmaşık propaganda sistemleri tarafından yapılan bir şey özgür toplumlarda. Bunun amacı kitlelerin seyirciye indirgenmesi, her şeye rıza göstermelerinin sağlanması.”  

     Bu şekilde MÖ 400lü yıllardan başlanıp iki ay öncesine ulaşılır. Aslında, bu süreçte ve sonrasında, zaman zaman ifade hürriyetini destekleyici bazen ise  gerekliliklerinin tam tersi nitelik taşıyan birçok adım atılır ve birçok olay yaşanır; fakat, -tahmin edilebileceği gibi- burada hepsine yer vermek pek mümkün değildir. Bu noktada, bugün ifade özgürlüğü diye bahsettiğimiz kavram, ana hatlarıyla bu şekilde doğar, büyür diyebiliriz. Şu sıralar ise kendileri iyi kötü hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Sonsuz olması dileğiyle…

Kaynakça:

Sokrates’in Savunması- Plato

http://www.jstor.org/discover/10.2307/2709382?uid=3739192&uid=2&uid=4&sid=21101963589791

John L. Heilbron- Galileo; Oxford University Press

Zoller, Elizabeth (2009). Freedom of Expression: Precious Right in Europe, Sacred Right in

The United Stat.s, Indiana Law Journal

John Stuart Mill (2000). Özgürlük Üstüne, İkinci Baskı, , İstanbul: Belge Yayınları, s. 33, 34.

Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media, 1992

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s