Gender Perception in Sweden

The issue of gender and sexuality have been discussed around the strict distinction between the gender norms in today’s world. Focusing on the Europe, such efforts including the revising the gender signs of bathrooms and traffic lights, gender neutral toilets, and gender neutral uniforms have been put in order to change the perception towards the gender roles.

Traditionally, gender equality has been considered as very strong in Scandinavia.  Sweden is known as one of the prominent countries in terms of enhancing gender equality. The country was ranked fourth in 2014 gender equality report of the World Economic Forum. In 1972, the Swedish government decided to work on equal opportunities between the sexes, which has made the gender equality a central political issue. Some of them are the improvements in the parental allowance systems, individual taxation, child care systems. Furthermore, the concept of gender neutral policy which insists on the rejection of the idea that different genders have different characteristics wants and needs began in 1998 by the amendment to Sweden’s Education Act that points to the idea that ‘all schools must work against gender stereotyping’.

In 2012, Egalia, a pre-school in Stockholm for the children aged between 1 to 6, opened and embraced the gender neutral policy. According to the news of Jenny Soffel from Independent, the school wants to make sure that the children are not exposed to sexual stereotypes. The toys on the shelves are not separated according to the gender norms, instead, they are deliberately put side-by-side. This operation in Sweden aims to make children feel free to choose any toys rather than forcing them to get toys according to gender norms.Their assigned books are also appropriately choosen in order to avoid traditional understanding of men and women and of the parenting roles. According to the BBC News, “the teachers avoid using the pronouns “him” (which is ‘han’ in the Swedish language) and “her” (which is ‘hon’ in the Swedish language) when talking to the children. Instead they refer to them as “friends”, by their first names, or as “hen” – a genderless pronoun borrowed from Finnish”.

Furthermore, in 2015, the country included this gender neutral pronoun -‘hen’- into their offical dictionary. This pronoun was recognized by the Swedish Academy and was incuded in the country’s esteemed dictionary SAOL. By these official acceptance, ‘the use of ‘hen’ has been used more in everyday life and challenged the ascribed gender norms’ were told by the  linguistic expert Sofia Malmgård in an interview with Washington Post.

The reactions towards these practices has divided into two groups in Sweden. Some people do not find these operations and new attempts by arguing that this kind of society is not the reality of the world and outside of the country would challenge their life. In addition, a group of people argue that ongoing supplementation of the practices of public discourse of gender equality is moving towards market based policy. Hence, Eva Olofsson, researcher at Umeå University, asserts that in 1990s the ‘meeting the needs of the learner’ discourse came to the forefront, meaning that the teachers should base their work on the students’ needs and interest, and examines whether teaching would become marked-led or not. However, the supporters of these policies believe that gender neutral education allows children to grow up without feeling the pressure of gender biases. Furthermore, they argue that the world is changing in the way that people become indulgent to gender equality, thus, thanks to these policies, these children will be ready to live in the world in which the gender question will have been already solved.

BIBLIOGRAPHY

“Insight Report The Global Gender Gap Report 2014. N.p., n.d. Web. 19 Nov. 2916.

Soffel, Jenny. “Gender-Neutral’ Pre-School Accused of Mind Control.” www.independent.co.uk. Independent, 3 July 2011. Web. 18 Nov. 2016

Hebblethwaite, Cordelia. “Sweden’s ‘Gender-Neutral’ Pre-School.” www.bbc.com. BBC News, 8 July 2011. Web. 17 Nov. 2016

Noack, Rick. “Sweden is About to Add a Gender Neutral Pronoun to Its Official Dictionary.” www.washingtonpost.com. 1 Ap 2015. Web. 17 Nov. 2016

Olofsson, Eva. “The Discursive Construction of Gender in Physical Education in Sweden, 1945-2003: Is Meeting the Learner’s Needs Tantamount to Meeting the Market’s Needs?” European Physical Education Review. Web. 16 Nov. 2016.

 

Seden Gürlek

AÇMÖF Bülteni | Dosya: Brexit ve Avrupa’nın Geleceği yayınlandı!

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu (AÇMÖF), süreli yayın olarak çıkarılmaya başlanan Akademik Bültenler Serisi’nin altıncı sayısı ile yeniden karşınızda!

20 Ekim 2006 tarihinde yayın hayatına başlayan ve günümüze dek 33 sayıyı geride bırakan Boğaziçi Bülten’inde şimdiye kadar Avrupa Birliği’nden ifade özgürlüğüne, Hrant Dink özel sayısından, gündemde yer alan birçok konu hakkında analiz ve yorumlara yer verilmiştir.
Tamamen gönüllü yazarlara ev sahipliği yapan AÇMÖF’ün akademik bültenlerle bilim dünyasına katkı sağlama yolunda çıkardığı Akademik Bültenler Serisi’nin ilk sayısı (Dosya: Toplumsal Cinsiyet), ikinci sayısı (Dosya: Toplumsal Hareketler), üçüncü sayısı (Dosya: Ötekileştirme), dördüncü sayısı (Dosya:Avrupa) ve beşinci sayısı (Dosya:Suriye Krizi, Avrupa Birliği ve Türkiye) ile Türkiye çapında olumlu dönüşler elde ederek hazırladığı altıncı bültenin kapak konusu ise Brexit ve Avrupa’nın geleceği olarak belirlenmiştir.

Keyifli okumalar dileriz!

Untitled.png

Yar. Doç. Dr. Pelin Kadercan “Önsöz”……………………………………………………5

Melike Bilgin “Editörden”………………………………………………………………….7

Hüsnü İslam Söğüt “İngiltere’nin AB’ye Üyelik Süreci ve Brexit Sonrası Ayrılık Sü- reci”…………………………………………………………………………………………8

İlayda Bal “Inevitable Question As A Consequence Of EU Referandum:

Brexit Or Brextinct?”………………………………………………………………………11

Hüseyin Emre Ceyhun “Refugee Crisis After Brexit”…………………………………..16

Hale Kaşka “Federal Avrupa Hayali”…………………………………………………….19

Selen Duruşkan “Avrupa Genelinde Aşırı Sağın Yükselişi”……………………………..22

Sena Saylam “AB Parçalanıyor mu?”…………………………………………………….27

Rabia Kutlu “Is Europeanness An Identity?-Rethinking the Exit Option”………………30

Batuhan Kava “İngiliz Sterlininin Hikayesi Ve Brexit Sonrası İngiltere İçin Yapılan Ekonomik Tahminler”……………………………………………………………………..32

Cansu Yardımcı “Mülteci Kamplarından da Çıkış Var mı”………………………………35

Merve Keskin “European Union, Brexit and Xenophobia”………………………………37

Fatma Murat “European Union: Once An Empire?”…………………………………….39

Furkan Demirbaş “Euro Krizi ve Avrupa Politik Ekonomisi Üzerine”………………….41

Melike Bilgin “Sovereignty In the EU: Britain’s Dilemma And Brexit”………………….44

Rumeysa Aydemir “AB Yolunda Türkiye”……………………………………………….47

 

Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu Bülteni’ne ulaşmak için buraya tıklayınız.

Emre Gönen Eşliğindeki ”Avrupa’da Göçe Tarihsel Bakış” Etkinlik Raporu

Unknown.jpeg

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Emre Gönen’in, 16 Kasım 2016 tarihinde Boğaziçi Üniversitesinde gerçekleştirdiğimiz akademik toplantı serilerimizden ilki olan “ Avrupa’da Göç” konferansının köşe taşlarını paylaşıyoruz.

Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak, geçtiğimiz hafta Emre Gönen’i ağırladık. Bu konferansta kapsamlı bir göç tartışması, ve Avrupa’nın bu tarihi süreçte oynadığı roller irdelendi. Konuşmacı Emre Gönen, İstanbul Saint Josef Lisesi’nden Belçika ve Fransa’ya uzanan hayatında, akademisyenliği boyunca Avrupa, Avrupa Birliği ve Türkiye üzerine yaptığı gözlem ve analizleriyle, ve konuyu ele alırken gösterdiği entelektüel kapasitesi ile dinleyicileri çıkardığı göç serüvenini sizinle paylaşıyoruz.

Ortaçağ’dan Modern Çağ’a Avrupa

Avrupa’da nüfus ve yaşam

“Avrupa hem kendi nüfusu, hem kendi içindeki popülasyon dinamikleri, hem de dünyadaki politikaları açısından insanların kaldıkları yerlerden başka yerlere gitmelerine en fazla neden olmuş medeniyettir. Yaşamanın kolay olması, nehir ağlarının düzenli olması, ve dolayısıyla ulaşımın nispeten kolay olması kendi nüfusunun yeşermesi ve hareketliliği açısından önemli unsurlar. Örneğin 13-14. Yüzyıllarda yaşanan korkunç veba salgınından sonra nüfusun inanılmaz bir şekilde arttığını görüyoruz. Yumuşak iklim ve yüksek tarım verimliliği bu nüfus patlamasının başat sebeplerinden.”

Avrupa Dünya’ya Açılıyor

“Sonraki dönemde Avrupa’daki krallıklar dış dünyaya merak salıyor, ve açılmaya başlıyor. Bu merakın altında yatan sebebi şu duruma bağlayabiliriz: aynı dönemlerde Çin, dünyadaki üretimin merkezi. Hem değer hem kullanış açısından çok önemli ürünler Doğu Asya’dan Avrupa topraklarına karayolu ticaretiyle ulaşıyor. Fakat bildiğiniz üzere, karayolu ticaretleri hep tehlikeli olmuştur: ya yol yoktur, ya hırsızlık çoktur. Avrupa da bunun üzerine deniz yoluna yöneliyor. Bu yolla Çin ve Hindistan’ı bulmaya çalışırken, Amerika keşfediliyor, ve dolayısıyla dünya tarihinde çok önemli sonuçlara yol açılıyor. Bunlardan en önemli ki sonuç şunlardır: 1) Avrupa’dan Amerika kıtasına büyük bir göç hareketi başlar, gönüllü ve zorunlu olarak. Örneğin, Cromwell döneminde istenmeyen Katolikler Amerika’ya gönderilmiştir. geç sömürgecilik dediğimiz dönemde göç hareketleri daha fazla artacaktır. 18-19. yy’de Avrupa’dan 60 milyona yakın kişi  kuzey ve güney Amerika’ya göçmüştür. 2) Latin ve Kuzey Amerika halkları para karşılığı çalışmak gibi bir medeniyetten gelmiyorlar. Gereken işgücü Afrika’dan getiriliyor. Bir kıtanın yerli halkı beyaz ırk tarafından sömürgeleştiriliyor.

unspecified.jpeg

Avrupa’nın İntiharı ve Sonrası

“20. yy’deki göç hareketlerinin de temel sebebi Avrupa’nın intihar niteliğindeki iki savaşı olmuştur. 2. Dünya savaşı daha büyük bir felakettir. Örneğin, savaş sonrasında 4.5 milyon öksüz ve yetim çocuk vardır. Hatta UNICEF bunun için kurulmuştur. Ortada büyük bir karmaşa vardır. bu karmaşa yüzünden vize uygulaması da bir süre uygulanmamıştır. Onun haricinde, bugün hala ulus-devletlerin yönettiği veya yönetemediği bir AB var. İlginçtir ki, İngiltere 1950’lerde Commonwealth üzerinden ticaret sistemine o kadar güveniyordu ki, en başta Avrupa Birliği fikrine dahil olmak istememiştir.”

“20. yüzyıl, büyük sürgünler yüzyılı. 2. Dünya Savaşından sonra işgücü ihtiyacı açığa çıkar. Fransa, İngiltere, ve Belçika’ya sömürge ülke popülasyonları vatandaşlık çerçevesinde gelir ve kalır. Ancak bir anlamda da, Avrupa bu ülkelere hem katkı yapmış hem de onların geçmişle bağlantılarının koparmıştır. Kalıcı bir vicdan azabı ve kırgınlık yaratmıştır. Sömürge sistemi içerisinde yıkıcı ilişkiler doğurmuştur. Örneğin, Güney Afrika’da ilk gelen Hollandalılarla, sonradan gelen İngilizler arasında 1901-2’de Boer Savaşı yaşanmıştır. Bu savaş hala bugün etkisini sürdüren Apartheid sisteminin tohumlarını atmıştır. 1930larda ise ırkçılık tüm insanlığa sinmiştir.“

İki Afrikalı Fransız’ın Hikayesi:

“Aime Cesaire, Leopold Sedar Senghor: 1930larda Afrikalı öğrenciler olarak Fransa’da dergi çıkarıyorlar. İşte bu dönemde İkisi “negritude” kelimesini yaratmışlardır. Kelime “negro” ve “servitude”dan türetme. Zenci olmanın insanı köleleştirmeye iten bir hal olduğunu ifade ediyor. Bu iki genç Afrikalı, böylesine zor bir dönemde tüm Avrupa’ya Afrikalının geldiği sosyal kökenin ve sömürge öncesi tarihinin yok edildiğini, unutturulduğunu söylüyor. ”

“1945-47 döneminden sonra da ciddi bir vize dönemi başlar. Nüfusu düzene sokma girişimi olmuştur, iş gücü açığı vardır. 1960’lardan, 1970-74’lere kadar özellikle Almanya’da iş gücü ihtiyacı açığa çıkınca vize dönemi tekrar sona erer diyebiliriz. Sömürge bölgelerdeki insanlar belli bir eğitim düzeyinde bırakılır, ve terkedilir. O yüzden farklı ülkelerden işgücü ihtiyacı karşılamaya gidilmiştir. Talep ve üretim birlikte artınca işgücü ihtiyacı oluşmuş, ve bu dönemde giden her işçi neredeyse iş bulmuştur. Bu vizesiz dönemi, 1973 Petrol Krizi sona erdirir. Yom Kippur savaşından sonra OPEC’in arzı düşürmesiyle petrol varil fiyatı 6 ayda 10 dolardan 44 dolara yükselir. Bu durumda enerji ile giden sanayilerin huzursuzluğu artar. İran kaynaklı 1979’daki ikinci petrol krizinden sonra, gelişmiş ülkelerde kronik işsizlik baş gösterir. Avrupa’nın ekonomisi ve politikası bu 1973 öncesi otuz altın yıldan sonra neredeyse geri dönülmez şekilde değişecektir.”

unspecified-1.jpeg

Avrupa Birliği ve Avrupa’nın Geleceği

“Kurulduğu dönemden itibaren, AB’de bir derinleşme söz konusu idi. Almanya ve Fransa gibi ülkeleri çekirdek olarak alan, ve çevreyi plana çok da dahil etmeyen bir AB vardı. Fakat bu organizasyon, Kopenhag kriterlerinin patlamasıyla bozulur. Bunun karşısında Avrupa’nın önünde genişleme ve derinleşme olarak iki seçenek vardır, ikisini de aynı anda yaparız derler, fakat bu başarıya ulaşamaz.

Öte yandan, göç sonrası dil ve eğitim kaynaklı birçok entegrasyon sıkıntısı olmuştur ve entegre olamayan kısım toplumdan dışlanmıştır. İş gücü alımında farklılık gösterme, kimliğe göre ayrımlar sürekli hale gelmiştir.”

Bugün Avrupa ve Göç

“Bugün Avrupa ülkelerinde göç öcü olarak gösteriliyor. Önemli bir neden  entegrasyon sorunları. Sömürge kökenli ailelerin azınlıklar olarak o toplumlarda daimi plebeien konuma itilmeleri. Yeni entegre kesim eğitimsiz, sadece işgücü için gelmiş. Göç olduğundan çok daha feci bir şeymiş gibi gösteriliyor.  Zaten, çoktan kopmuş olması gereken AB-Türkiye ilişkileri, geri kabul anlaşmasının kabulü ile kopmamış oldu. Bütün gelişmelere rağmen, ilişkilerin devam etmesinin sebebi bu, bir nevi, korkudur. Göçün ortaya çıkardığı bu gerginlik, fevkalade tehlikeli sonuçlar verebilir.”

unspecified-2.jpeg

 

Why We Will Soon Miss The Cold War

John J. Mearsheimer who is international relations theorist, reflected the fact that we are likely soon to regret the passing of the Cold War. Even if no one will want to face with Cold War de facto, we are likely soon to regret the passing of the Cold War.

To begin with, there is something that changed with Cold War era in international relations. In short-run it might not be worse in terms of violence after Cold War era, but in the long-run there will be much more violence since the distribution and character of military power among states are the root causes of war and peace as Mearsheimer said. The peace in Europe since 1945 has flowed from three factors: the bipolar distribution of military power on the Continent; the rough military equality between the polar power, the US and the Soviet Union; and the ritualistically deplored fact that each of these superpowers is armed with a large nuclear arsenal. Europe will have the multipolar distribution of power that Peace of Westphalia constructed again although it was abolished during Cold War in which bipolar system was formed. Bipolar system seemed more peaceful because of the alliances that were made between superpower and minor powers, meaning they guarantee cooperation under any attack. Actually this type is similar to the understanding of balance of power. Maybe that is why the author claims this bipolarity is more peaceful, thinking that those two superpowers and, with such guarantees, their minor powers established a balance meaning both parts were equally powerful and they could not dominate one another and this seemed as an everlasting period that no war occurred de facto which is the most desirable fact. On the contrary, it is so difficult to form such conditions in multipolarity in which each nation pursued their own interests without considering any balances in the international relations.

The size of the gap in military power between two leading states in the system is a key determinant of stability. Small gaps foster peace, large gaps promote war. In multipolarity, this gap is high because of the economical gap between states after all. Also with the developments during Cold War era, nuclear weapons emerged as a powerful force for peace since each part knows the destructive characteristics of it. In other words, nuclear weapons are one of the other deterrents meaning preventing states from certain acts.

Bipolarity, an equal balance of military power and nuclear weapons, is a tool for the maintenance of long-term peace as in the example of US and Russia. I believe, the development on technology in terms of improvement on war techniques resulted in deterrence between states because of any likely destruction rather than it could have resulted in more violent things. At this point, a tool that was supposed to increase the violation converted into a tool that prevented wars and formed the peace environment again. However, without nuclear weapons any likely war is deterred that could happen under the circumstances of USSR and unified Germany would become so powerful leading to another crisis which is hypernationalism. Hypernationalism means extreme nationalism and it would trigger wars to happen as in WWI one of the starting points was nationalism.

In conclusion, bipolarity in which communist Soviets and nightwatchmen liberals US balanced each other, was a period that no war is made although it could be in a most destructive way. Sometimes, I believe, even the things that seem the most dangerous might result in well-being. That well-being is completely what we need right now. Therefore, we will regret the passing of Cold War and miss it soon under the destructive ways we are living.

Bibliography

  • Mearsheimer, John. 1990. “Why We Will Soon Miss the Cold War.” The Atlantic.

 

İlayda Bal

Could London Ever Remain The Financial Centre of The World After Brexit?

In September 2016, the Global Financial Centres Index 20 (GFCI 20) published its latest report, stating that London, New York, Singapore and Hong Kong are currently leading financial centres. In this report, London was ranked as the financial centre of the world, one point ahead of New York, with the remark that if the UK were to leave European Union, London’s place may change. In the post-Brexit period, the financial world has been shaken by the loss of confidence towards London. Uncertainties about the future of the UK’s economic relations triggered the speculations and concerns of economists over the question of London losing its position in the financial world. Old rivals such as Paris, Frankfurt, and Amsterdam immediately started planning to capture the finance companies that are likely to be transported completely or partially outside of London as well as welcoming escapees from this market. Nevertheless, is it really the case that London will simply lose its place as the financial centre of the world?

Brexit results show that significant social cleavages in the UK played an important role in the configuration of the final decision. Leave and Remain votes are distributed according to divisions of the society through class, education and geography. One of the implications of these divisions is that most of the people working in finance, insurance, and foreign exchange trading and similar sectors voted against Brexit. The finance industry and insurance sectors are the main fields of concerns, which is not trivial. For example, many banks already think even though London hosts more than 70% of Euro trading, if it leaves the EU, it will not be able to clear Euro dominated swaps and a big crisis will emerge. Repercussions of these concerns have already started to be seen with the slowdown in financial sector recruitments. However, more serious problems might be expected due to uncertainty of the UK’s EU exit. It is most likely that, whether the UK decides to completely sever its partnership with EU at the end of the negotiations or not, the UK may lose its dominant position in the meantime because of flowing speculations of its economic capacity and reliability, while other states are working to substitute London as the financial centre.

However, there is a strong argument on the other side that London will never lose its dominance among the world financial centres. Simeon Djankov from LSE argues there are three fundamental reasons for that. First, the UK has a very well-organized and functioning legal system protecting the creditor and shareholder against threats coming from competitors and the state. So people have no reason to hesitate investing into this market. His second argument relies on the superiority of UK’s education in finance and economics departments. London and other cities of the UK have the best schools of economy and finance, especially in graduate studies; so they have a comparative advantage of profession at hand which is more likely to cause better long term effects than the first. The third factor is a call for trust and confidence in the UK’s market and finance sectors that the UK’s lower corporate tax rates and flexible employment laws give opportunities for the industry work effectively.

To sum up, the UK has a combination of uniquely established market mechanisms for being the financial centre of the world, which prevent it from being completely vulnerable to the effects of Brexit. However, it is important to watch the current process: whether London will remain as the world’s financial centre after post-Brexit negotiations. What if one of its rivals replace it silently, or will we see the proliferation of finance industry different than it used to be?

 

Ellyatt, Holly. “UK Sees Slump in Finance Sector Recruitment following Brexit Vote.” CNBC. September 23, 2016. Accessed November 9, 2016. http://www.cnbc.com/2016/09/23/uk-sees-slump-in-finance-sector-recruitment-following-brexit-vote.html.

Djankov, Simeon. “Why London Won’t Lose Its Crown as Europe’s Financial Capital.” The Conversation. August 30, 2016. Accessed November 9, 2016. https://theconversation.com/why-london-wont-lose-its-crown-as-europes-financial-capital-63362.

Finch, Gavin, and John Detrixhe. “Banks Said to Plan for Loss of Euro Clearing After Brexit.” Bloomberg. September 22, 2016. Accessed November 10, 2016. http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-09-21/global-banks-said-to-plan-for-loss-of-euro-clearing-after-brexit.

Yeandle, Mark, and Michael Mainelli. “The Global Financial Centres Index 20.” September 2016. Accessed November 2016. http://www.longfinance.net/images/gfci/20/GFCI20_26Sep2016.pdf.

 

Merve Keskin

 

 

BATI’NIN RUSYA İLE İLİŞKİLERİNDE EN CİDDİ HATALARI

Batı, Rusya ile ilişkilerinde, George W. Bush’un Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini savunmasından kaynaklanan, Kırım ile birleşmesine gösterdiği tepki de dahil, ciddi hatalar yaptı. Önde gelen Alman politikacılarına göre bu, Rusya Karadeniz Donanması’nın NATO bölgesinde konuşlanması demektir.

Alman politikacı ve Sol Partisi (Die Linke) Milletvekili Gregor Gysi’nin Alman gazetesi Die Welt’e verdiği röportaja göre, Avrupa’da yeni bir güvenlik mimarisi ihtiyacı var.

“Fakat Avrupa’da ne barış ne de güvenlik olmadıkça, böyle bir sistem “Rusya olmadan ya da Rusya’ya karşı” getirilemez.”

Ayrıca, politikacının açıklamasına göre, ABD ve Avrupa, çıkarlarını ısrarla görmezden gelerek Rusya ile ilişkilerinde ciddi hatalar yaptı.

Örnek olarak; Gysi Batı’nın Yugoslavya’ya yaptığı saldırıyı ve Irak’a yapılan müdahaleyi hatırlatıyor.

“Batı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çözüm önerisi olmadan Sırbistan’a saldırdığında, Moskova sonuçları çizdi: Kanunu çiğnerseniz, bu kanun bizim için geçerliliğini yitirecektir.” 

Diğer bir örnek ise Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze atılması:

“Rusya’nın kendini Kolombiya’dan koruma bahanesiyle Meksika’ya füze attığını düşünün. Amerikalılar buna inanır mıydı?”

Gysi açıklamasına şöyle devam ediyor, “aynı şekilde Ruslar da ABD’nin Doğu Avrupa’ya attığı füzelerin açıklamasına inanmıyor.”

Gysi; tüm bu olanların, Rusya’nın Kırım ile birleşmesi ve batılı misilleme önlemleri açısından, George W. Bush’un Ukrayna’nın NATO üyeliğini savunmasına kadar uzandığını belirtiyor.

“Bu durum, Rusya Karadeniz Donanması’nın NATO bölgesinde konuşlanması anlamına gelirdi ve Başkan Putin’in cevabı Yarımada ile birleşmek oldu.”

Rusya’nın bu hareketini “uluslararası hukuk ihlali” olarak kınasa bile, Gysi hiçbir zaman batılı anti-Rus yaptırımlarının Rus ekonomisine verdiğinden daha çok Avrupa ekonomisine zarar veren bir hata olduğunu söylemedi.

Üstelik Rusya’nın Asya ve Latin Amerika’da alternatif bir market arayışı içinde olduğunu ekledi. Ve eğer başarılı olursa, Moskova’nın Avrupa’ya ihtiyacı azımsanmayacak kadar azalacaktır.

“Şimdiden görüyoruz ki Putin, yaptırımlara cevap olarak, Avrupa’yı zayıflatmak için her şeyi yapıyor. Recep Tayyip Erdoğan’la uzlaşma sağladı ve bu yolda devam edecek. Bunun sonuçlarının ne olacağını ancak daha sonra söyleyebilirsin.”

Gysi; AB’nin diplomatik adımlar atmak gibi diğer önlemlere başvurabileceğini yeniden belirtti. Kosova’nın topraklarını yasadışı olarak ilhak ettikten sonra Rusya’nın herhangi bir Batı karşıtı yaptırıma girişmediğini de ekledi.

Suriye’deki gelişmeler hakkında politikacı, Barrack Obama’nın en büyük hatasının Putin’e Rusya’nın bölgesel bir güç olduğunu söylemek olduğunu vurguladı.

Başkan Putin’in “kaplan gibi mücadele eden” bir kişilikte olduğunu ve böyle birine böyle bir şeyi söylemek için yanlış alanda bulunduğunu açıkladı.

Ek olarak ona göre, “Putin ve Obama arasında hiçbir kimya yok.” Bunun sonucunda “Putin Suriye’de Amerikalılara Rusya’nın bir dünya gücü olduğunu gösterdi.”

Fakat eğer büyük güçler Suriye’de barış isterlerse, anahtar ülkelerin çıkarlarını göz önünde bulundurmaları gerektiğini ekledi: ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Rusya.

“Rusya ve ABD bir anlaşmaya varmalı, aksi takdirde hiç kimse kazanamaz.”

Politikacı ayrıca AB’yi de şu sözlerle eleştirdi: “Şu anda bu durum “ne demokratik ne de sosyal açıdan adildir.” “Bürokratiktir ve şeffaf değildir.””

“ABD ile olan Serbest Ticaret Anlaşması’nı nasıl tartıştıklarına bir bakın. Sanki gizli görüşmeler yapıyorlar!”

Yine de AB, üye ülkeleri arasında savaş çıkmamasıyla büyük bir başarı sağlayarak büyük takdir kazandı.

“AB çökerse, devletler arasındaki eski çatışmalar er ya da geç alevlenecek ve belki bir gün yeni savaşları tetikleyecektir. İşte bu yüzden AB’yi korumalıyız.”

Kaynak: https://sputniknews.com/politics/20160829/1044733785/us-europe-mistakes-russia.html

 

Rumeysa Aydemir