WHY ARE SCANDINAVIAN COUNTRIES GOOD AT SIMPLY EVERYTHING?

From GDP per capita and Gini coefficient to HDI and happiness, Scandinavian countries are the best application of social democracy in today’s world. This situation has its roots on the consensus driven political culture. Today the term called Nordic Model demonstrates government and economic models in Denmark, Sweden, Norway, Finland and Iceland. This model includes both free market capitalism and welfare state. The United Nations World Happiness Report shows that the happiest nations of the world are the Scandinavian & Nordic nations. There are some economic and basic cultural features of this region.

When we look at the case from the glasses of economics, social corporatism is a considerable feature of Scandinavian countries. What does that mean? For instance, in Sweden and Denmark, by the mediation of government employer federations and labour unions negotiate on issues such as wages. This negotiations preserve the rights of labourers and capital owners. Social corporatism is a well performed example of the mixture of market capitalism and social democracy. Economists refer Scandinavian countries as cuddly capitalism, rather than the cut throat capitalism as in the USA. Free market capitalism is an important part of the growth of the Scandinavian economies, however, in Norway there are lots of state owned enterprises. Important point that must be underlined is that free market capitalism did not lead to great inequality rates. If you look at Sweden’s case, after 1990’s, in contrast with neoliberal economic policies, inequality rate did not change so much. On the other hand, after-accounting tax and transfer payments poverty rates in all of the Scandinavian countries are under the 10%, and this rate can be considered as a success compared to the world.

There is no doubt that, welfare is not just about the numbers, also certain main characteristics are required to maintain the welfare. Some principal institutions are so much developed in these countries. Actually when there is no law, there would be a dangerously unstable situation in terms of all aspects for a country. In Scandinavian countries, rule of law is a highly respected phenomena. If we think in a causal relation, strict rule of law lowers corruption, so government resources are allocated well. Reallocation without corruption results in lowest inequality rates in the world. On the other hand, rule of law causes another path to make growth rates stable: property owning and investment. Residents and non-residents of the Scandinavian countries are aware of the fact that because of the rule of law, their property rights are protected. This awareness increase people’s tendency to invest in these countries. Additionally, Scandinavian countries have openness policies to foreign investment, this also eases to make investment in these countries. There is the last but the most influential feature for all of the phenomena that have been mentioned in these essay: trust. Simple, people trust each other in institutions in their countries. This is a hard topic to measure but there are empirical data[1] from studies of European Commission, OECD and World Values Survey that show that trust in these welfare countries at public level is high.

 

[1] http://ec.europa.eu/public_opinion/index_en.htm

http://www.worldvaluessurvey.org/wvs.jsp

https://ourworldindata.org/trust

http://www.oecd.org/governance/trust-in-government.htm

 

Furkan Demirbaş

Great Famine: “God sent the blight, but English created the Famine.”

“Irish Famine” has been referred to a strange epidemic which has killed more than a million Irish, and has been examined as a biological case. The researchers found that strain of HERB-1 as the crucial element to cause this wide-spread and infamous famine. Surely, it was a biological event, yet, it occurred in a certain historical context which has brought Irish to suffer rather than others would do. Dominant regard on Great Famine fails to recognise that the development of famine was not an ideological or abstract question of diplomatic wrongdoings in terms of trade relations between England and Ireland, but a symptom of emerging capitalism. This essay tries to dissect what caused the Famine.

One cannot deny the crucial trade relation between the English and Irish over centuries. Island has lacked such wide plains and the lords have usually been stuck in-between whether they use land for cattle or crop. It may be helpful to outline the historical change in this choice and development of agriculture to understand what lies behind such massive use of potatoes. In the 16th century, peasant diet was usually composed of oat, milk, and beef where the farmers exported mainly wood to England. By the 17th century, beef has disappeared from peasant staple for London’s demand on meat products – which made Irish’s 75% of exports.

This dramatic shift from oat to potatoes has occurred in the 18th century when lords enclosed the lands, pushed the peasants, and started to produce cattle. Furthermore, by the Corn Law, there started tariff on importation of corns which led to raise corn prices and to increase grain production in Ireland. London was growing as it becomes the centre of the world’s strongest power, and, also, expanding as an industrial city. 19th century remarked huge population flow from Ireland to colonies, especially to America. When the Famine occurred during the period of 1845-49 over million Irish labour population has died, and many others have migrated to other lands. It is logical that since poor Irish peasants had nothing to eat but potatoes to survive their day-to-day life, an infection in potato would surely affect such huge numbers of labour population to starve to the death.

How the Irish has faced with such great starvation might be explained with the accumulation of such social and economic context. After all their main diet did not suddenly became potatoes, or it was not a matter of consumption choice, either. Mass removal of tenant farmers by the lords have left the Irish destitute, after the crop failure millions starved. Furthermore, governments of the time had not even reacted quickly, and “let them die.” Moreover, during the famine years Ireland continued to export food with an average of 100,000 pounds sterling. As the Irish revolutionary of 19th century John Mitchel says “The Almighty, indeed, sent the potato blight, but the English created the famine.”

Bibliography

John MITCHEL, The Last Conquest of Ireland (Perhaps) [1861], ed. Patrick MAUME, Dublin: UCD Press, 2005, p. 219.

 

Kaan Kubilay Aşar

AB VE MEDYA – AVRUPALI KİMLİĞİ

Medya çalışmalarında “gündem oluşturma” her zaman uzun uzun araştırılan ve tartışılan bir konu olmuştur. Bugün de gerek Türkiye’de gerek Avrupa’da medyanın kişilerin ve o ülkenin gündemini belirlemekte etkin bir rol oynadığı yadsınamaz bir gerçektir. Bir ülkenin medyasında yer alan konu başlıkları aslında aynı zamanda, kitle iletişim araçları ile o ülkede yaşayan kişilerin de gündemi haline gelir. Ya da tam tersi bir bakış açısıyla kişilerin gündemi medyanın gündemi haline gelip kişilere tekrar yansıtılmaktadır. Her iki olasılıkta da medyanın gündeminin bireylerin gündemi ile organik bir bağ taşıdığı açıktır. Bu organik bağ da medyanın gücünü ve etkisini her geçen gün daha fazla artırmaktadır.[i]

AB’NİN MEDYA POLİTİKALARI

Avrupa Konseyi’nin medya alanındaki hükümetler arası çalışma programı, 1976 yılında başlamıştır. Avrupa Konseyi çalışmalarında medyanın, demokrasinin vazgeçilmez bir aracı olduğu düşüncesinden hareket eder. Konsey medya alanındaki çalışmalarını 1981 yılından itibaren İnsan Hakları Genel Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirmektedir. 1987 yılında da medya ve iletişim konuları hükümetler arası çalışma programında ayrı bir alan olarak düzenlenmiştir.[ii] Bu alanda tartışılan konuların alt başlıklarından biri de “Avrupalı kimliği oluşturmada medya” olmuştur.

Avrupa’nın kurumları ve kimliği ile ilgili her tartışmada, sadece kurum ve kimlik sözcüklerinin anlamından dolayı değil aynı zamanda Avrupa projesinin kendi doğasından kaynaklanan, Avrupalı kültürü ve kimliğinin çok da fazla tanımlanabilir, izlenebilir ve her aşaması saptanabilir özellikte olmamasından dolayı da özel bir dikkat göstermek gerekmektedir. “Avrupalı kültürü ve kimliğinin inşası” her ne kadar sosyolojinin alanına girse de bu inşada medyanın da azımsanamayacak bir etkisinin bulunması, bu konuyu medya politikalarının da alanına sokar.[iii]

Avrupa söz konusu olduğunda, “inşa etmek” fiiline farklı bir anlam da yüklenmelidir. Aşama aşama, Avrupa Birliği, anlaşmalar, kurallar, toplumsal kurallar ve programlardan geçerek tanımlanmıştır. Halk kanunları ya da genel geçer kanunlar, her ulus devletin en temel kurallarıdır. Ve bunun tanımı, göreceli olarak gün be gün Avrupa Birliği’ndeki yaşamın içinde şekillenmiştir.[iv]

Avrupa bütünleşmesinde medyanın rolü nedir, Avrupa kamusal alanının yaratılması konusunda medyanın nasıl bir rolü olabilir gibi soruların yanıtı bizi öncelikle Avrupalı kimliği, Avrupa Birliği’nin kimliği gibi kavramlara açıklık getirmeye itmektedir. Avrupalı kimliğinin oluşumu da Avrupa Birliği ile olmuştur. Avrupalı olma özellikleri Avrupa Komisyonu’nun “İleri Çalışmalar” biriminde, “Avrupalı toplum modeli” olarak adlandırılmaktadır. Bu model Avrupalılık özelliklerini, devlet için de geçerli olduğu gibi benzer aile yapılarını, gücün demokratik dağılımını ve kişisel hak ve özgürlükleri de içinde barındırır.[v]

Avrupalı kimliği aslında, Avrupa Birliği’nin dışında da anlam bulur, “Avrupalı”nın dışında kalan kimliği, Avrupa Birliği’nin uluslararası platformdaki geliştirici rolünün de bir esasıdır. Bu rol Avrupa Birliği kurumlarının üretimde ve algılamada günlük ya da paylaşılan Avrupalı kimliğinin AB’nin içinde ve dışında geliştirilmesi esas olan bir roldür.[vi]

Yeni Avrupa, Avrupa Birliği’nin içinde kurulmuştur. Avrupalılaşma süreci, Avrupa Birliği kurumlarının kurallar zinciri ve gündemi ile Avrupalı kimliğinin yeni formları ve kabulünü içeren bir süreçtir.[vii]

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerinde görsel-işitsel alanda düzenleme yetkisinin kullanılmasında iki model gelişmiştir. Bazı üye ülkelerde (Almanya, Yunanistan, İrlanda, Avusturya, Hollanda) bağımsız ve özerk bir kurum veya ajans, lisanslama, ara bağlantı, erişim, fiyat kontrolü, frekans ve numaralandırma da dahil olmak üzere tüm alanlarda yetkilerini kullanmaktadır. Portekiz’de düzenleyici kurum frekans dışındaki tüm yetkileri kullanmaktadır. Diğer ülkelerde ise, düzenleyici kurum, yetkilerini ilgili bakanlık ile birlikte kullanmaktadır. Bu durumda yetkinin dağılmış olması, piyasaların beklentisi olan, düzenleyiciliğin tarafsız ve şüphe götürmezliğini zayıflatabilmektedir. Bütün üye ülkelerde ulusal düzenleyici otoritelerin yeterli derecede düzenleme yetkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, Belçika’da perakende tarifeleri ve ara bağlantı müracaatları; Finlandiya’da ise veri transferi konusunda daha fazla yetki gerekmektedir. Ayrıca, bazı düzenleyici faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için de Hollanda’da şikâyet, Almanya’da talep gerekmesi, uygulamada gecikmelere sebep olabilmektedir.[viii]

Sonuç olarak, ülkeler çapında ve dünya çapında gündemi belirlemede medyanın yok sayılamayacak kadar büyük bir etkisi vardır. Kitle iletişim araçları ve sosyal medya, gündemi oluşturan olaylar ve konular ile halk arasındaki köprü görevi görmektedir. Aynı zamanda aksi yönde, halkın belirlediği ve önemsediği konular -özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte- ülke ve hatta dünya gündemini oluşturabilmektedir. İki durumda da medyanın giderek artan bir etkiyle gündem belirlemede rol oynadığı bu yazıda da görüldüğü gibi su götürmez bir gerçek.

 

[i] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 5

[ii] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 10

[iii] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 10

[iv] Irene Bellier and Thomes M. Wilson, “Building, İmaging and Experiancing Europe: Instıtutions and Indenties in the EU”, An Antrophology of the European Union, 2000.

[v] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 11

[vi] Irene Bellier and Thomes M. Wilson, “Building, İmaging and Experiancing Europe: Instıtutions and Indenties in the EU”, An Antrophology of the European Union, 2000.

[vii] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 11

[viii] Eight Report from the Commission on the Implementation of the Telecommunications Regulatory Package, COM(2002) 695 final, s.18 -19

 

Rumeysa Aydemir