TARİHSEL BAĞLAMDA AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN İÇ POLİTİKAYA ETKİLERİ

AET 1958 yılında kurulmuş ve Türkiye bu topluluğa ortaklık başvurusunu 1959 yılında yapmış olsa da taraflar arası ilişki 1963’te imzalanıp 1964’te yürürlüğe giren Ankara Antlaşması ile birlikte önem ve ağırlık kazanır[1]. AET/AB-Türkiye ilişkisi ve bu ilişkinin biçimleri çoğunlukla dönemsel koşullar doğrultusunda şekillenmiştir; ilişkiler askeri müdahaleler, gerilim yaratan dış politika hususları ve ekonomik krizlerin etkisiyle zaman zaman durma noktasına gelmiş, bununla beraber hiçbir zaman kökünden koparılmamıştır (Uysal, 2001). Ancak ilişkinin inişli çıkışlı doğası, her soğumada önceden çizilen yoldan şaşılmasına sebep olmuştur; üstelik bölgesel çalkantılar ilişkinin doğasını ve Türkiye’nin AB karşısındaki konumunu etkilemiştir. Berksoy ‘un (1998) da belirttiği gibi ilişkideki her yeni dönemeç, beraberinde yeni gerilimler getirmiştir.

1963- 1970 periyodunda, Türkiye’nin AET ile kurmaya çalıştığı ilişki merkez sağın temsilcisi Adalet Partisi’nin ajandasında önemli bir yerde durur ve ilişki büyük bir engele takılmadan gelişir. AET’nin Türkiye iç politikasına olan etkisi, esas olarak 1970’li yıllarla birlikte başlar[2]. Türkiye’nin bu tarihlerle birlikte içine düşmeye başladığı ekonomik imkansızlıklar, AET ile olan ilişkileri ve Türkiye siyasilerinin AET’yi algılayış biçimlerini dönüştürür. 1974 petrol bunalımı, dış ödemeler dengesini negatif yönde etkiler ve Türkiye ithalatını ayakta tutabilmek için dış borçlanma yoluna girer, kısa vadeli borçlanmalarla ötelenmeye çalışılan ekonomik sorunlar kendilerini hissettirmeye başlamış; yüksek enflasyon, karaborsa genişlemesi ve sıfıra yakınsayan büyüme hızının yarattığı stresin altında, Türkiye döviz darboğazını aşabilmek amacıyla kredi arayışlarına düşmüştür[3]. Çayhan ve Ateşoğlu Güney (1996:101), post-12 Mart koalisyon hükümetlerinin, Türkiye’nin AT ile ilişkilerinde üstlendiği sorumlulukları yerine getirmesinin imkansızlığını vurguladıklarını ve geçiş̧ dönemi şartlarının Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar göz önünde bulundurularak tekrar düzenlenmesini talep ettiklerini ifade eder.

MHP ve MSP ideolojik olarak da AT karşıtı bir tutum sergilemişlerdir. AT’nin Siyonist ve masonların kurduğu bir Hıristiyan birliği olduğunu savunan MSP lideri Erbakan, bunun yerine “İslam Ortak Pazarı” kurulmasını önermiştir (Bozkurt, 1992:37). Bozkurt, MSP’nin Türkiye- AT ilişkilerinin üzerindeki en büyük etkisinin, 1976 yılında Yunanistan’ın tam üyelik başvurusu zamanında, topluluktan başvuru yapılması hususunda uyarı gelmesine rağmen Demirel’in harekete geçmesine engel olması olduğunu iddia eder. Ecevit’in CHP’si de bu tartışmaya anti-emperyalizm ve ulusal bağımsızlık üzerinden dahil olur. MSP ve CHP’nin söylemlerini AP’nin liderlik ettiği koalisyon hükümetini bu konu üzerinden istikrarsızlaştırmak üzere kullandığı ileri sürülebilir.

Ekonomik problemler, dış politikada soğuk savaş gerginlikleri ve füze krizleri, AT’nin Ecevit Hükümetinin ekonomik taleplerinin ancak yarısının yerine getirilmesi üzerinde anlaşabilmesi (Çayhan ve Ateşoğlu Güney, 1996:101) ve Kıbrıs Askeri Müdahalesinin uluslararası arenada bir ‘saldırı’ olarak lanse edilmesi[4], Türkiye siyasetinde Batı karşıtı yeni bir kimlik arayışını kuvvetlendirir ve bu karşıtlık liderlerin söylemlerini şekillendirmeye başlar. 1980’e gelindiğinde, kopması beklenen ilişki darbe öncesi son bir davranma ile Demirel liderliğindeki AP azınlık hükümeti tarafından tamir edilmeye çalışılır ve tam üyeliğe geçme sürecinin hızlandırılması yönünde talepler dile getirilmeye başlanır. 24 Ocak 1980 kararları da Türkiye’nin ithal ikameci ekonomik sistemi terk etme yolunda olduğunu ve pazarını Avrupa’ya ve nihayetinde dünyaya açmaya hazırlandığını göstermektedir. Çayhan ve Ateşoğlu Güney (1996:102), bu atılımların zamanlamasının sebepleri olarak tam üyelik yolunda olan ülkelerin (İspanya, Portekiz ve Yunanistan) Türkiye’nin rekabet şartlarını güçleştireceğinden duyulan endişeyi, İran Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinin yarattığı bölgesel çalkantıyı ve domestik politikadaki istikrarsızlık ve çözüme ulaşılamamazlık durumunu işaret eder. Bütün bu olumsuzluklar aynı zamanda iktidarın askeri müdahale endişesini de kuvvetlendirmiş, Avrupa ile bu ani yakınlaşma bir müttefik arayışı olarak da okumlanmıştır.

1980’den 1983’e AT- Türkiye ilişkilerinde bir soğuma dönemine girilmiştir. Politik ve sivil hakların kullanımlarının büyük ölçüde kısıtlanması, siyasal partilerin kapatılışı, DİSK’in 52 üst düzey üyesi hakkında idam istemi ve Barış Derneği davası ile birlikte AT’nin Türkiye’ye karşı olumsuz tutumu ayyuka çıkmış, Avrupa Komisyonu ve Konseyi’ne de Türkiye’de belirtilen haklar güvence altına alınana kadar ekonomik yardımın askıya alınması önerilmiştir. (Eralp, 1996:47; Çayhan ve Ateşoğlu Güney, 1996:103). Bu dönemden sonra AT- Türkiye ilişkilerinde politik kararlar ve beklentiler ön plana çıkmaya başlamıştır. Türkiye’nin stabil, liberal demokrat ve kapsayıcı bir siyaset anlayışını benimsemesinin gerekliliği, bu tarihlerden sonra öne sürülen AT argümanlarının buluştuğu temel nokta olmuştur.

1987 yılında Özal döneminde yapılan tam üyelik başvurusu ile birlikte dinamiklik kazanan ilişkiler, Türkiye siyasetinin mantalitesini şekillendirmeye başlamıştır.1994 ve 1995- 2001 yılları arasında yapılan anayasa değişikliklerinin içerikleri[5] Türkiye- AB pazarlıklarında alınan kararları gözler önüne serer. 1994’ten 2001’e politik ve sivil hakların ve özgürlüklerin devletin hukuksuz müdahalelerinden anayasa yoluyla korunması ve güvence altında tutulması adına, hemen hepsi bu pazarlıkların sonucu olan bir dizi – kozmetik olduğu öne sürülse de- anayasal değişiklik yapılmış; Türkiye demokrasisini dışarıdan ‘denetleyen’ kurumlardan biri olan Milli Güvenlik Konseyi’nin yetkileri sınırlandırılmış ve Konsey toplantılarında alınan kararların ‘tavsiye’ düzeyinde değerlendirilmesi kararlaştırılmış, Kürtçe yayın hakkı tanınmış ve idam cezası Abdullah Öcalan’ın yargılanması esnasında kaldırılmıştır. Bu gelişmeler AB’nin Türkiye’ye bakışını olumlu yönde değiştirmiş ve ilişkileri de normalleştirmiştir.

AKP iktidarının ilk yıllarında AB tarafından yaratılması gerektiği öne sürülen politik ve sivil koşulları oluşturmak ve demokrasiyi genişletmek çabaları görünürlüğünü korudu. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başı, AKP hükümeti- AB ilişkisinin temel hatlarını çizen yıllar olmuşlardır. AKP iktidarı batı yanlısı, seküler değerlere saygılı ve İslam’ı bir toplumsal hak ve özgürlükler meselesi çerçevesinde ele alan bir iktidar portresi çizmeyi başardı ve bu durum pek çok Avrupa ülkesi tarafından Türkiye’nin liberal demokrasiye geçişi olarak okumlandı. Toplumun kişisel alana ya da siyasal arenanın en uçlarına itelenmiş İslamcılar kısmen dönüştürülerek ana akım siyasete entegre edilmeye çalışıldı ve bunda bir noktaya kadar da başarılı olundu (Altınordu, 2016). Günümüzün AB üyesi ülkelerinin boğuştuğu sorunlar ve edindikleri birikim, Türkiye için -özellikle Kürt sorunu bağlamında- bir yol haritası teşkil etti.

Türkiye’de hızla yükselen otoriteryanizm ve yanı başında etkileriyle boğuşmakta olduğu Suriye’deki iç savaş; AB ülkelerinin boğuşmakta olduğu göçmen sorunu, ekonomik sıkıntılar ve bunlara paralel olarak yükselen ırkçı sağ, ilişkileri öngörülemez bir noktaya sürüklemekte gibi görünüyor. AB’nin tarihin bu döneminde hegemonya inşasında başarılı olamadığını, liberal demokratik söylemin Türkiye iç politikası üzerindeki kapsayıcılığının kaybolduğunu söylemek mümkün, Türkiye’nin AB’ye karşı tutumu da bu duruma kanıt olarak gösterilebilir. Ancak yine de AB’nin ve Türkiye’nin birbirlerine bağlılık durumları bir gerçeklik olarak ortadan kalkmadığı sürece gerçek bir kopuştan bahsetmek mümkün olamaz.

Tuğçe Kırmacı

[1] Ankara Anlaşması’nın içeriği için: Ankara Anlaşması ve Katma Protokol Metinleri ve Ekleri    (–), İktisadi Kalkınma Vakfı Yay.

[2]1973 tarihinde Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle Ankara Antlaşmasında tanımlanmış olan ‘Geçiş Dönemi’ne geçilir. Katma Protokol’e ve Gümrük Birliği’ne dair detaylı bilgi için: Ceyhan, A. (1991). Avrupa Topluluğu Terimleri Sözlüğü, Afa Yay., İstanbul.

[3] 1974 Petrol Krizi’nin Türkiye’ye etkileri hakkında: Kazgan G. (2005). Türkiye ekonomisinde krizler, 1929-2001. İstanbul Bilgi Üniversitesi.

[4] Ekim 1974, Paris Zirvesi

[5] Anayasa değişikliklerine dair: Eroğul, C. (2002). Altıncı Anayasa Değişikliği. Mülkiye Dergisi, 25(231), 271-288.

KAYNAKÇA

  • Altınordu, A. (2016). The Political Incorporation of Anti-System Religious Parties: the Case of Turkish Political Islam (1994-2011).Qualitative Sociology, 39(2), 147-171
  • Berksoy, T. (1998). “Türkiye – Avrupa Birliği İlişkilerinin Anatomisi”, Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü Avrupa Araştırmaları Dergisi, 6 (1), 31- 41.
  • Bozkurt, V. (1992). Türkiye ve Avrupa Topluluğu, Ağaç Yay., İstanbul.
  • Çayhan, E. ve Ateşoğlu Güney, N. (1996). Avrupa’da Yeni Güvenlik Arayışları: NATO-AB-Türkiye, Afa Yay.- Tüses Vakfı, İstanbul.
  • Eralp, A. (1996). “Değişen Savaş-Sonrası Uluslararası Sistemde Türkiye ve Avrupa Topluluğu”, Balkır, C. ve Williams, A.M. (der.) Türkiye ve Avrupa İlişkileri içinde Sarmal Yay., İstanbul, 37-63.
  • Uysal, C. (2001). Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin tarihsel süreci ve son gelişmeler. Akdeniz İİ BF Dergisi, 1, 140-153.
Advertisements