Bursa Nilüfer Saha Çalışması

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak 14-16 Ocak 2016 tarihinde Bursa ilinin Nilüfer ilçesinde projemizin saha çalışmasını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bu süre içinde takip ettiğimiz program aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Nilüfer Saha Çalışması Programı

15 Ocak Cuma günü Nilüfer Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey ile olan görüşme, Başkan Bozbey’in rahatsızlanması üzerine iptal edilmiştir. Bu görüşme yerine Başkan Vekili Naci Kale ile bir toplantı düzenlenmiştir. Aynı gün Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki Nazım Hikmet’in doğum günü için hazırlanan sergi ziyaret edilmiştir. Bu serginin ardından Nilüfer Dernekler Yerleşkesi ziyaret edilmiş, Yerleşke Müdürü ve derneklerle küçük bir sohbet gerçekleştirilmiştir.

Saha çalışmasının amacı Türkiye – AB entegrasyon sürecinin en önemli konularından olan Yerel Yönetimler konusunda Türkiye’de 2004 tarihinde kabul edilip 2012 tarihinde değişikliğe uğrayarak bütünleştirilmiş 5216 numaralı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 2005 yılında yürürlülüğe giren 5393 numaralı Belediye Kanunu ile değişen Türkiye yapısını gözlemlemektir.

Saha çalışmasında gerçekleştirdiğimiz ziyaretler ve toplantılarla ilgili raporumuz yakında yayınlanacaktır.

This slideshow requires JavaScript.

Schengen Antlaşması’nın Dünü ve Bugünü

Bu yazı, Schengen Antlaşması ve AB sığınmacı politikasının yakın dönem gelişmeleri ele alınarak incelenmesini ve AB’nin konuya bakış açısını sunmayı amaçlamaktadır.

Schengen Antlaşması’nın Geçmişi ve Özellikleri

Sınır denetimlerinin tamamen ya da AB vatandaşları için kaldırılması konusu AB içinde genel olarak 80li yıllarda tartışılmaya başlanmış olsa da Benelux (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ülkeleri 1970 yılında kendi ortak pasaport bölgelerini oluşturmuşlardı.

1984 yılında Fransa ve Almanya arasında ortak sınırlardan geçişlerde kontrolleri kaldıran bir çift taraflı anlaşma, bu ülkeler arasındaki sınır kontrollerindeki gecikmelerden hoşnutsuz kamyon şoförlerinin protestoları sonrasında imzalandı.

Fransa, Almanya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda, bu ülkeler arasındaki sınırlarda pasaport ve diğer bütün kontrolleri ortadan kaldırarak tek bir dış sınır oluşturan Schengen Antlaşması 14 Haziran 1985’te imzalandı. Fakat antlaşmanın hükümlerinin yürürlüğe girmesi aşamalı olarak gerçekleşti. Schengen Bölgesi, antlaşma tüm AB üyelerini kapsayana kadar ki o zaman içinde bir deneme bölgesi olarak görülmekteydi.

Burada asıl amaç vatandaşların dolaşımının kolaylaştırılmasıydı ama dış ülkelerden gelen ziyaretçilerin kontrolleri sürerken AB vatandaşları için sınır kontrollerini kaldırmak mümkün değildi. Bu nedenle serbest dolaşım Schengen Bölgesi dışından gelen ziyaretçileri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Schengen Konvansiyonu aynı zamanda Schengen Bilgi Sistemi’ni (SIS) yarattı. SIS bir uluslararası bilgisayar temelli veri tabanı olup ülkelerin sığınmacılar ve diğer bölge dışından giriş yapanlar hakkında bilgi depolanması ve paylaşılması için kullanılmakta. Ayrıca güvenlik güçleri bu konvansiyonla ‘sıcak takip’ yani sınırı geçen şüpheli kişileri sınırı geçtikten sonra yerel polisin takibi devralacağı mesafeye kadar takip edilebilmesi hakkına da sahip oldu.

Schengen’ın uygulanmasıyla sınırlarda kontrol için çok daha az kaynak harcanması gerekti ve bu ülkeler için büyük bir ekonomik avantaj sağladı.

2003 Dublin Regulasyonu ile, ulusal güvenlik tehdidi hissedildiği durumlarda sınır kontrollerini kısa bir süreliğine yeniden uygulamak mümkün oldu. Örneğin Portekiz 2004’te Avrupa Futbol Şampiyonası esnasında futbol holiganları akışı endişesiyle bunu yapmıştı.

Peki ne değişti?

Avrupa’daki ekonomik kriz birçok AB ülkesinde milliyetçi siyasi partilerin yükselmesine neden oldu. Sığınmacı akışı AB’nin dış sınırlarındaki Yunanistan ve İtalya gibi ülkeler ile kıtanın ekonomik çekirdeği Fransa ve Almanya üzerinde baskıya yol açtı. Bu, Schengen Antlaşması’nın sorgulandığı ilk sefer olmasa da artan sığınmacı sayısı, güçlenen milliyetçi partiler ve kırılgan iktisadi iyileşme iktidardaki hükümetleri Schengen Antlaşması’nın yeniden tasarlanması ve bazı durumlarda da ortadan kaldırılmasını istemeye itti.

Bir taraftan Avrupa’nın kuzeyindeki ülkeler Akdeniz ülkelerini yetersiz sınır kontrolleri için suçlarken (Örneğin; Fransa ve Avusturya, Roma’yı sığınmacıların İtalya’yı terk etmesine izin ve teşvik ettikleri gerekçesiyle suçlayarak İtalya’yı sınırlarını kapatmakla tehdit ettiler ve Fransa haziran ayının sonunda İtalya sınırını kapattı.) Diğer yandan, Avrupa’nın güneyindeki ülkeler kuzeydekileri onlara destek olmamakla suçlayarak AB’den göçmen kotaları uygulanmasını istediler. Fakat Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri sığınmacıların dağıtımının gönüllülük esasına göre olması gerektiğini savunarak bu fikri reddettiler.

Göçmen krizi aynı zamanda Schengen üyesi ülkeler ile bu ülkelerin üye olmayan komşuları ile aralarında anlaşmazlıklara da neden oldu. Macaristan’ın sınırına tel örgülü duvar yapması, Sırbistan’ın sınırını militarize etme tehdidi ve Fransa ile İngiltere arasındaki gerginlik bu konuda örnek gösterilebilir.

Eylül ve aralık aylarında AB üyeleri bir takım toplantı ve zirvelerde göçmen kurallarını tartışacaklar. Daha birkaç ay önce Dublin Regulasyonu’nu değiştirmeye isteksiz olan Almanya şimdi değişim arayışının lideri konumunda. Bu yıl içinde 800 bin sığınmacı kabul edecek Almanya’da bir yandan da göçmenlerin kaldığı sığınma evlerine saldırılar artıyor.

Schengen’in Geleceği

AB büyük bir ihtimalle Schengen’i yakın zamanda kaldırmayacak olsa da sınır kontrollerini arttırmaya yönelik bir yenileme yapılması olası görünüyor ancak bu yönde yapılacak yenilemeler Schengen’in doğasına ve son kertede AB’nin bu günkü formunun temeli mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı anlayışına ters düşüyor.

Ayşegül Alan

Referanslar:

1)https://www.stratfor.com/analysis/europe-rethinks-schengen-agreement

2) http://www.news.com.au/travel/travel-updates/critics-call-for-review-of-schengen-agreement-as-europes-migrant-crisis-deepens/story-e6frfq80-1227511349548

3)http://www.migrationpolicy.org/article/schengen-and-free-movement-people-across-europe

1 Kasım Seçimleri ve Türkiye-AB İlşkileri

Türkiye 1 Kasım seçimlerine pek çok farklı konuda siyasi/hukuki mücadele vererek hazırlanırken ülkenin Avrupa Birliği ile ilişkiler konusu da özellikle Suriyeli mülteciler kapsamında tekrar tekrar gündeme gelmekte. Belki de yoğun siyasi gündemden dolayı yeterince tartışılmasına fırsat kalmayan bu konuyu demokrasi, ifade özgürlüğü ve insan hakları kapsamında kısaca ele almak bu kısa yazının tek derdi. Öte yandan, 2015 yılının son çeyreğine girsek de 2014 yılına ait, AB’nin görüşlerinin yer aldığı 2014 Yılı İlerleme Raporu’ndan bazı pasajlara değinilecek.
Türkiye ve PKK arasında çatışmanın tekrar başladığı ve siyasi alanda Kürt temsiline de sıçradığı şu günlerde yaşananların 7 Haziran seçimi ile bağlantısı tartışıladursun, 2014 yılına aynı konuda farklı bir havanın hakim olduğunu 10 Temmuz 2014’te kabul edilen Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’a bakarak anlamak mümkün. Çözüm sürecini yasal bir zemine oturtmak ve hukuki bir platformda tartışma yaratılmasına yol açmak için hazırlanan bu kanunun Ekim 2015 itibariyle tartışmaların dışında tutulduğu iddia edilebilir. Öte yandan, 2014 İlerleme Raporu’na göre hali hazırda yürürlükte olan Terörle Mücadele Kanunu’nun kapsam alanı oldukça geniş ve pek çok eylemi de içine almakta. Rapor aynı zamanda devlet güvenliğinin söz konusu olduğu davalarda gizli tanık uygulamasına sıkça başvurulduğunu ve bunun da komisyon tarafında sıkıntı yarattığını belirtiyor. “Barolar Birliği, mahkemeler tarafından savunma avukatlarının sorgulama yapmasına genelde izin verilmediğini, bunun yerine avukatların sorularını, mahkemenin sorması için iletmelerinin talep edildiğini bildirmiştir.” (2014 Yılı İlerleme Raporu, 2014: 45). Bunun yanı sıra, gözaltı merkezlerindeki kötü muamele incelenmeye devam edilmektedir. İncelemenin devam etmesi gösteri ve tutuklamalarda da kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanımına başvurmasını engellememektedir. Örneğin, 2013 yılında yaşanan Gezi Parkı Protestolarını da içeren Kamu Denetçiliği Kurumu’nun 2013 Yıllık Raporu yayınlanmıştır. Bu raporun “6.1.16.4.3 Polisin Zor Kullanma Yetkisi Açısından” başlığında yapılan değerlendirmede ulaşılan sonuç şu şekilde aktarılmaktadır “Özgürlükçü ve bireyci bakış açısından ve insan haklarının öneminden kuvvet alan modern devlet anlayışı gerekleri ve günümüz modern bilgi çağı toplumunun demokratik talepleri ve beklentileri karşısında, 1983 yılında kabul edilmiş bulunan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun lafzı ve ruhu yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak, mevzuatın AİHS ve AİHM’le uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir.” (2013: 145). Kolluk kuvvetlerinin zor kullanması ilgili yasa ile legalize edilmiş ancak yasadaki ölçülülük ilkesinin gözetilmesi gerektiği de dile getirilmiştir. Bu konuda Avrupa Komisyonu da gösterilerde katılımcıların dağıtılmalarının ve bu esnadaki güç kullanımının ana kriteri olarak “gösterinin barışçıl olmayan niteliği değil kanuna aykırı olması”na dikkat çekmiştir ve bu yaklaşım AİHM içtihadına aykırı bulunmuştur (2014: 15). Anayasa’nın 34. Maddesi Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı başlığında “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” der (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 34. Madde). İzne tabi olmayan gösteri yürüyüşlerinden 2015 yılında da Haziran ayında gerçekleştirilmesi planlanan Onur Yürüyüşü’ne de valilik tarafından “izin” verilmedi. Planlanan yürüyüşün iki gün öncesinde ise Birleşmiş Milletlere LGBT bireyleri kapsayıcı politikalar sözünü veren Türkiye geçen yıl da aynı döneme denk gelmiş ve sorunsuz tamamlanmış yürüyüşe izin vermedi. (Haberin tamamı için: http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=19715 ).
2014 Yılı İlerleme Raporu’nda Komisyon’un ifade ve basın özgürlüğünün negatif olarak etkilendiğini belirttiği birtakım uygulamalardan da bahsedilmiştir. Çok tartışılan İnternet Yasası da bunlardan biridir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2015 yılı için yayınlamış olduğu Basın Özgürlüğü Endeksine göz atılacak olursa, Türkiye’nin 180 ülke arasında 149.sırada olduğu da görülecektir (http://index.rsf.org/#!/ ). Buradan hareketle, 2015 yılı için yayınlanacak olan ilerleme raporunda ne kadar ilerleme ile karşılaşacağımızı tahmin etmek zor değil. Aynı zamanda, raporda belirtilenlere göre, yazım sürecinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 153 başvurudan 122sini tamamladı ve bunların 113’ünde Türkiye’nin karar ihlalleri gerçekleştirdiğine hükmetti (2014: 47). İnsan hakları mücadelesinin önemli alt başlıklarından biri olan LGBTI hakları çerçevesinde ise, Anayasa Mahkemesi 2014’ün Mayıs ayında cinsel yönelime bağlı gerçekleştirilen nefret söyleminin cezaya tabi olması gerektiği yönünde bir karar aldı.
2015’te daha iç açıcı bir raporla karşılaşmak güncel gündemle çok mümkün görünmese de yayınlanması beklenen raporun Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri çerçevesinde benzer oranda gerçekçi ve yapıcı aksiyonlara yol açmasını beklemek güncelde en optimist görüş.

Sinem Seçil

REFERANSLAR
Avrupa Komisyonu 2014 Yılı İlerleme Raporu
http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=49743&l=1

Kamu Denetçiliği Kurumu 2013 Yılı Raporu
http://www.ombudsman.gov.tr/Custom_Page.aspx?MENUID=1407

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa82.htm

90’lı Yılllara Dönmek ya da Dönmemek

Bu yazı son zamanlarda dilimize pelesenk olan bir soru üzerine: “90’lara geri mi dönüyoruz?”. Günümüzde geçmişin samimiyetine ya da hayatımızdaki çoğu şeyin daha basit olduğu zamanlara özlem zaman zaman nüksediyor. Fakat PKK ile barış sürecinin sekteye uğraması, 7 Haziran seçimleri sonrası iktidardaki boşluk ve hükümetin oluşturulamaması bizlere geçmiş Türkiye’yi hatırlatmış olmalı ki “90’lara geri mi dönüyoruz?” herkesin kafasındaki bir soru haline geldi. Bu dillerden düşmeyen sorunun doğası gereği doksanlı yılların çok da iyi geçmediğini anlamak kolay. Bu soruyu ilk kim sordu bilemiyoruz ama 90’lı yıllarla olan siyasi benzerlik insanları bu soruyu daha çok sormaya ittiği ve bu soruyu siyasetin en çok yapıldığı yerlere yani kahvehanelere, sokaklara, haberlere ve misafir sohbetlerine taşıdığı bir gerçek.
Öncelikle belirtmeliyim ki 2015 yılı sadece Türk siyaseti için değil aynı zamanda başka ülkeler için de geçmişe bir dönüş oldu. Siyaseti bir kenara bıraktığımızda bile 90’lı yılların izini her yerde görmek mümkün. O yılların meşhur bilimkurgu filmi Jurassic Park tıpkı o yıllarda olduğu gibi 2015 yılında da yeni filmiyle en çok izlenenler listesinde. Yine aynı yıllarda Bush ve Clinton başkanlık yarışındayken bu iki aile 2015 yılında farklı isimlerle başkanlık yarışında. Lafın kısası 90’lı yılların tekrarı bize özgü değil. Fakat Türkiye söz konusu olduğunda siyasi boşluk ve terör olayları Amerika’ya kıyasla daha kanlı ve düşündürücü oluyor.
Türkiye, 90’lı yılları hükümet boşluğu, anlaşamayan liderler, koalisyon hükümeti çıkmazı, mafya, derin devlet, faili meçhul cinayetler, OHAL ve daha birçoğu ile hatırlıyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu da bu benzerliğin farkına varmış ki AKP’nin 5. Olağan Kongresi’nde bu konuyu açıyor. Davutoğlu’na göre PKK’ya karşı yapılan operasyonları 90’lı yıllarla karşılaştırmak hiç de doğru değil çünkü “O dönemde faili meçhuller vardı, kendi anadilinde ağıt yakamayanlar vardı”. Başbakan bir konuda çok haklı. AKP 90’lı yıllarda oluşan, halk ile hükümet arasındaki güven boşluğunu doldurdu; aynı zamanda daha istikrarlı bir hükümet ve ekonomi ile o yıllara bir sünger çekti. AKP’nin 2002 sonrası Türk siyasetine yaptığı olumlu katkı inkâr edilemez. Yine de tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi bir şey unutuluyor; bu curcuna içinde kalmış, hayatlarını sürdürmeye çalışan halk…
Independent’ın Tunceli’de yaptığı bir haber aslında durumu özetliyor. Tunceli halkı için PKK ile ateşkes sonrası, yani 2013 itibari ile, bir şeyler düzelmeye başlamış. Bu iki kısa yıl içinde daha önce evlerinden kaçmak zorunda kalanların birçoğu evlerine geri dönmeye başlamış, acaba köyüm yanacak mı korkusu olmadan uyuyabilmişler, uzaktaki yerlere yolumuz kesilir mi korkusu olmadan rahatça gidebilmişler, hava kararmadan değil istedikleri saatte evlerine dönebilmişler. İnanması güç ama bu iki kısa yıl hayatlarının normale dönmesi için yeterli olmuş.
Bu noktada yaşadığımız zamanın ne kadar karışık bir denklem olduğunun farkına varmak önemli. Başından beri konuştuğumuz 90’lara dönmek diskuru sadece devlet ve PKK ile alakalı değil. İçinde ekonomi, yerel liderler, dış kuvvetler ve en önemlisi halk var. Hem 90’larda hem de bugünlerde değişmeyen tek şey ise yine en çok zararı halkın görmüş olması. Diyarbakır’da, özellikle Lice’de, terör olayları artmadan önce halk kepenk kapatmak zorunda değildi. Güçlenen bir inşaat sektörünün varlığı yeni iş alanlarının açılmasını sağlamıştı. Yöre halkı için şimdi hayat “iki adım ileri bir adım geri”den ibaret. Bu sorunların üstüne katılabilecek başka sorunlar da var tabii. Suriyeli mülteciler ve Türk lirasının değer kaybetmesinin tarım ve hayvancılığa verdiği zarar yine en çok onları etkiliyor.
Yine aynı haberde bir belediye çalışanının sözleri halkın ne istediğini dile getiriyor; “On yıl önce barış mı yoksa savaş mı istediğimizi bilmiyorduk. Bugün insanlar barıştan başka hiçbir şey istemiyor”. Anlaşılıyor ki sorunları saymakla bitiremeyeceğiz. Aslında sorunun çözümü sadece barış istiyoruz diyecek kadar kolay. İnsanlar savaş istemiyor, ölmek istemiyor, evlerinden ayrılmak, köylerini terk etmek istemiyorlar… 90’ların ve günümüzün en çok zarar görenleri sadece barış istiyor.

Özlem Tunçel

1- http://www.diken.com.tr/davutogluna-gore-90larla-bugunun-farki-o-zamanlar-kurtce-agit-yakmak-yasakti/
2- http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/turkeykurdish-conflict-state-cracks-down-as-kurds-fear-return-to-scorched-earth-10470047.html

AÇMÖF Cinsel Tacize Karşı Ses Çıkarıyor!

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak Kasım ayında BÜKAK ve CİTOK tarafından organize edilen “Cinsel Tacize Karşı Farkındalık Ayı” kapsamında Cinsel Tacize Karşı Ses Çıkar! etkinliğini destekliyoruz.

Biz de Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyeleri Hakan Yılmaz, Zeynep Gambetti, Mine Eder ve BuGusto’yu cinsel tacize karşı ses çıkarmaya davet ediyoruz.

Türkiye Soma işçileri için yas tutuyor..|Turkey mourning for Soma workers..

This slideshow requires JavaScript.

13 Mayıs 2014, Salı, saat 15.00’da Türkiye’nin Manisa ilinin Soma ilçesindeki maden ocağında çıkan yangın nedeniyle yaklaşık 700 maden işçisi madende mahsur kaldı. Havalandırma ve taşıma sisteminin arızalanması ve yangın sonucunda çıkan karbonmonoksit gazının madenin derinliklerine yayılmasıyla 300’e yakın işçi zehirlenerek hayatını kaybetti. Yetkililer yangının nedeni belli olmayan bir sebeple başlamış olma ihtimalinden söz ederken şirket sahibi de taşeronlaşma iddialarını yalanlamaktadır. Türkiye’de iş güvenliğini tartışmak ve büyük şirketleri protesto etmek dahi hükümete muhalif olup milli iradeye karşı gelmek olarak algılanıyor. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı TEPAV’ın hazırladığı ‘Madenlerde Yaşanan İş Kazaları ve Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme’ raporundan çıkan sonuçlara göre aynı kömürü çıkarmak için ABD’de 1, Çin’de 64, Türkiye’de ise 361 kişi ölüyor.

In 13 May 2014, Tuesday, at 15.00, approximately 700 mine workers were trapped in Soma Coal due to a fire which is located in Soma district, Manisa city, Turkey. Since the ventilation and elevator system has broken and since the carbon monoxide gas emerged in fire has spreaded to the deep sides of the mine, approximately 300 mine workers have lost their lifes by poisoning. While the state officers were implying that the reason for fire would be uncertain causes, the owners of the coal mine are denying the claims such sub-contraction. In Turkey, even to discuss the safety of workers and protesting the big companies in this regard are understood as an opposition to the AKP government and to the national will. According to results which are appeared in a report ‘An Evaluation over the Job Accidents in Mines and their Results’ that was prepared by TEPAV, in order to extract the same coal, in USA 1 worker, in China 64 workers and in Turkey 361 workers are dying.

#BerkinElvanÖlümsüzdür!|Berkin Elvan is our honour and he is immortal!

Bid9eyOCEAE_RWz

14 yaşındaki Berkin Elvan, 16 Haziran’da Taksim’de Gezi Parkı protestoları yaşanırken Okmeydanı’nda bir polis tarafından ateşlenen biber gazı bombasının basına isabet etmesiyle yaralandı. O, bizzat hükümet tarafından yönlendirilen polis kuvvetlerinin acımasız saldırılarında yaralanan binlerce insandan biriydi. Oysaki Berkin Elvan protestolara katılmamış, yaralandığında yalnızca ekmek almak için sokağa çıkmıştı. 269 gündür komada yaşam mücadelesi veren Berkin’in durumu gittikçe ağırlaşıyordu. 16 kiloya düşmüş olan Berkin’in bu sabah 07.00’da öldüğü bildirildi. Berkin’in ölmesiyle 2013’te Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan hükümet karşıtı gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısı 8’e ulaştı. Taksim yayalaştırma projesi kapsamında Gezi Parkı’nın yıkılmasına karşı başlatılan çevreci protestolar polis şiddeti karşısında hükümet karşıtı gösterilere evrilmiş ve tüm ülkeye yayılmıştı. Gezi Parkı’nda hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz: Mehmet Ayvalıtaş, Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük ve Abdullah Cömert, huzur içinde uyuyun!

14-year-old ‪Berkin Elvan was struck on the head by a tear-gas canister fired by police on June 16th in the Istanbul district of Okmeydanı during the Gezi Park mass demonstrations. He was one of thousands of people hurt due to the brutal attacks of police force executed by the directives of government itself. The boy was not a protestor; instead he was on his way to buy bread when he was wounded. He was in a coma trying to survive fighting infections and high fever for 269 days. He was 16 kg (35lb) when he died today, at 07.00 am. His death is the eighth linked to last year’s mass anti-government protests, which began in Gezi Park, Istanbul, and then spread across Turkey. The protesters were initially angered by plans to raze Gezi Park and redevelop it, but the police crackdown galvanized anti-government demonstrators in several cities. This is to commemorate 8 Gezi Park victims: Rest in peace Mehmet Ayvalıtaş, Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük, and Abdullah Cömert!

Gündem Yazısı: Tebrikler, Nur Topu Gibi Bir İfade Özgürlüğünüz Oldu! – Deniz Özbaş

TEBRİKLER, NUR TOPU GİBİ BİR İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ OLDU!

<Bu yazı Nisan 2013’te yazılmıştır.>

Yüzyıllardır düşünerek var olmuş bir tür insanoğlu (“homo sapiens sapiens”). Sadece düşünmekle kalmamış tabii yıllardır; söylemiş, çizmiş, yazmış bir de… Yeri gelmiş bu söylediklerinin, çizdiklerinin, yazdıklarının; kısacası düşüncesinin ürünü olanları ifade etmesinin cezasını çekmiş; mahkum edilmiş, idama çarptırılmış… Sonra uzun yıllar boyunca adım adım ilerlenmiş ve sonunda “Bu bir özgürlüktür, engellenemez!” denmiş, insanoğlunun düşünce ve ifade özgürlüğü hukuki ve resmi belgeler ile korunma altına alınmış. Peki “-mış” lı geçmiş zamanda birkaç cümleyle “masallaştırdığımız” bu sürecin aslı nasıl idi? Bugün insanoğlunun en ufak bir taviz bile vermek istemediği; ancak bazı yerlerde daha da sık  birlikte aslında dünyanın her yerinde zorunlu tavizlerin sık sık yaşandığı ifade özgürlüğü dediğimiz “şey” bugünlere nasıl geldi?

A

Antik Yunan, başka birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da iyi bir başlangıç noktası olacaktır. İfade özgürlüğüne ilk elle tutulur gönderme M.Ö 400lü yıllarda zamanının çok ilerisinde olan ünlü filozof Sokrates tarafından “Size ne yapacağınızı söyleyebilirler, ama ne düşüneceğinizi asla.” ifadesi ile yapılır.  Ona göre özgür düşüncenin engellenmesi mümkün değildir. Bu bağlamda kendisi de kendi “özgür düşünce”sinin ürünlerini Atina halkından -ve aslında öğrencisi Platon sayesinde de kendinden sonraki onlarca kuşaktan da- idam için yargılanırken dahi esirgemez. Kendini “Tanrı’nın yavaş olan ve dürtülmesi gereken bir atı andıran devletin başına sardığı bir at sineği” olarak nitelendiren filozof “Ayrılık vakti geldi çattı. Ben kendi yoluma gidiyorum, siz kendi yolunuza. Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyidir, ancak tanrı bilir…” sözleriyle savunmasını bitirir ve bir sahne kapanır. Artık o insanlık tarihinde düşünceleri nedeniyle öldürülen ilk insandır. Ancak bugün emin olduğumuz bir şey var ki o da; Sokrates’in düşüncelerinin o panzehir ile yok olmadığı, etkisini yitirmediğidir.

Antik Yunan’dan adım adım ilerlediğimizde bir sonraki önemli durağımız “Magna Carta Libertatum” yani Büyük Özgürlük Fermanı oluyor. Aslında bir hayli ilerlememiz gerekiyor çünkü yıllardan 1215. İngiltere Kralı John ile baronları arasında imzalanan ve Kral’ın sonsuz yetkilerinin sınırlandığı bu metin aslında İngiliz halkına çok geniş tabanlı bir özgürlük tanımamış olsa da özgürlük hareketlerinin önemli bir adımı olarak İngiliz tarihinin bir köşe taşı olur. Ayrıca –birazdan da değineceğim- 1689 tarihli “Bill of Rights” yani İnsan Hakları Beyannamesi’ne de önayak olması açısından oldukça önemli bir adımdır.

b     Büyük Özgürlük Fermanı’nı ardımızda bırakıp bu sefer çok değil, sadece bir 400 yıl ileri gittiğimizde Galileo Galilei ile karşılaşırız. İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozof Galileo Galilei, Aydınlanma Çağının kıpırtılarının yeni yeni başladığı 1600ler Avrupası’nda düşünce ve ifade özgürlüğünün Katolik Kilisesi ile çatışmasının baş aktörü olur. 16. yüzyılda Copernicus  tarafından oluşturulan güneş merkezli evren kuramını  ve bu doğrultuda dünyanın güneş etrafında döndüğünü destekleyen bilim adamı, adeta bilim ile din arasında sıkışıp kalır. Engizisyon mahkemesinde “şiddetli din karşıtlığı kuşkusu” gerekçesi ile yargılanan Galileo, ne yazık ki dogmatik kilise diktasına yenilir ve Kopernik kuramını reddederek cezadan kurtulur. Galileo mahkemenin huzurundan ayrılırken gerçekten “eppur si muove” (ama dünya yine de dönüyor) diye fısıldadı mı fısıldamadı mı bilinmez ama insanlar buna inanmak istiyor olacak ki “eppur si muove”  yankılarını günümüze kadar ulaştırır.

     Galileo’nun tam anlamıyla amacına ulaşamayan cesur adımları yerini zamanla  cesur bir şairin kalemine bırakır: Jonh Milton. 1644 yılıdır,  Milton “Areopagitica” adlı eserinde kitap basmak için Parlamento’dan izin alınması zorunluluğunu (imprimatur)  “Bana tüm özgürlüklerin üstünde vicdanıma uygun şekilde tartışma, bunu ifade etmek ve bilmek özgürlüğünü verin.” sözleriyle eleştirir. Bir bakıma bu, ifade özgürlüğü talebinin gün yüzüne ilk çıkışıdır. 

     1689 yılında yine İngiltere’de yayımlanan İnsan Hakları Beyannamesi (yukarıda Büyük Özgürlük Fermanı’nın bu bildirgeye önayak olduğunu belirtmiştim), “Konuşma özgürlüğü vardır; parlamentodaki tartışmalar ve görüşmeler, parlamentodan başka hiçbir yerde ya da mahkemede suçlama ya da soruşturma konusu yapılmamalıdır.” kararı ile ifade hürriyetinin hukuksal olarak ortaya çıktığı ilk belgedir.

     Ayrıca, denilebilir ki ifade hürriyeti, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da hüküm süren Aydınlanma Çağı’nın belli başlı konularından biridir. John Locke, “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı eserinde “Herkesin ruhu kendine aittir, kendi haline bırakılmalıdır.” sözleri ile ifade özgürlüğü konusunda fikrini ortaya koyar ve bu yolla devlet ve kiliseden bu konuda hoşgörü talep eder. Bir diğer Aydınlanma Çağı filozofu François Marie Arouet, herkesçe bilinen mahlası ile Voltaire’ın 1770 yılında Riche adlı birine yazdığı bir mektupta “Monsieur l’abbé, yazdıklarınızdan nefret ediyorum ancak yazmayı sürdürmenizin mümkün olması için canımı bile veririm.” ifadesinin bulunduğu söylenir.

Aydınlanma Çağı’nı geride bırakıp 19. yüzyıla ulaştığımızda İngiliz filozof ve iktisatçı John Stuart Mill’in “Hürriyet Üzerine” adlı eserinde “…herhangi bir düşünce susmaya mahkum edilse bile; bu düşünce, bizim kesin olarak bilebileceğimiz şeylere rağmen, doğru olabilir. Bunu kabul etmemek yanılmaz olduğumuzu zannetmektir.” satırları ile karşılaşırız. Yine 19. yüzyılda yaşamış İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 yılında yayımlanan “Türlerin Kökeni Üzerine” isimli kitabında doğal seçilim teorisini ortaya atarak bu konuda geniş çaplı tartışmalara neden olur. Özellikle bu teoriyi yerden yere vuran “dindar tutucu”  kesime karşı bazı bilim adamları Darwin’i destekler. Bu destek Darwin’in öğretilerinin ve eserinin Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bazı ülkelerde belli bir süre öğretilmemesine ve sansürlenmesine engel olamamış olsa da, şu an “homo sapiens sapiens” ifadesinin yer aldığı bir yazı okuyor olmanız ifade hürriyetinin galibiyetinin bir sonucu olarak görülebilir.

20. yüzyıl Amerika’sına baktığımızda ise, yıllardan 1918’dir ve  ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Oliver Wendell Holmes açık ve mevcut bir tehlikenin ifade özgürlüğünü sınırlayabileceği hakkındaki şu sözleri ile çıkar karşımıza:  “Konuşma özgürlüğünün en sıkı şekilde korunması bile, kalabalık bir tiyatro salonunda ‘yangın var’ diye bağıran ve paniğe yol açan bir adamın korunmasını sağlamayacaktır.” Bunun yanında, 1929 yılında Özgür düşünce ilkesi bizimle aynı fikirde olanlar için değil, nefret ettiğimiz düşünceler içindir.” ifadesi ile ABD Anayasası’nın en temel ilkesini ortaya koyar.

Büyük bir adım olarak düşünebileceğimiz bir başka gelişme ise 1948 yılında gerçekleşir. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Komisyonunca hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde düşünce ve anlatma özgürlüğüne açıkça ve kesin bir şekilde yer verilir.

c

Yine 20. yüzyılın önemli isimlerinden dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar Noam Chomsky, Rızanın İmalatı adlı kitapta Eğer nefret ettiğimiz insanların da ifade özgürlüğü olması gerektiğine inanmıyorsak ifade özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir. “ der. Ünlü düşünür, geçtiğimiz aylarda- Ocak 2013’te-  Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda “Türkiye ve Oluşan Dünya Düzeni” başlıklı bir konuşma yapar ve Türkiye’de gözaltındaki gazeteci sayısının askeri rejimden bu yana görülmedik boyutlara ulaşmış durumda olduğuna dikkat çeker. Chomsky, konuşmasında ayrıca şu sözlere yer verir: “Türkiye önce kendi evinin içini temiz tutmak zorunda. Ancak burada doğrudan ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler işin tek yönü değil. Düşüncenin kendisini kısıtlama çabaları aslında son derece karmaşık propaganda sistemleri tarafından yapılan bir şey özgür toplumlarda. Bunun amacı kitlelerin seyirciye indirgenmesi, her şeye rıza göstermelerinin sağlanması.”  

     Bu şekilde MÖ 400lü yıllardan başlanıp iki ay öncesine ulaşılır. Aslında, bu süreçte ve sonrasında, zaman zaman ifade hürriyetini destekleyici bazen ise  gerekliliklerinin tam tersi nitelik taşıyan birçok adım atılır ve birçok olay yaşanır; fakat, -tahmin edilebileceği gibi- burada hepsine yer vermek pek mümkün değildir. Bu noktada, bugün ifade özgürlüğü diye bahsettiğimiz kavram, ana hatlarıyla bu şekilde doğar, büyür diyebiliriz. Şu sıralar ise kendileri iyi kötü hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Sonsuz olması dileğiyle…

Kaynakça:

Sokrates’in Savunması- Plato

http://www.jstor.org/discover/10.2307/2709382?uid=3739192&uid=2&uid=4&sid=21101963589791

John L. Heilbron- Galileo; Oxford University Press

Zoller, Elizabeth (2009). Freedom of Expression: Precious Right in Europe, Sacred Right in

The United Stat.s, Indiana Law Journal

John Stuart Mill (2000). Özgürlük Üstüne, İkinci Baskı, , İstanbul: Belge Yayınları, s. 33, 34.

Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media, 1992

Gündem Yazısı: Aranızda Günahsız Olan, Ona İlk Taşı Atsın! – Erdem Selvin

“Aranızda Günahsız Olan, Ona İlk Taşı Atsın!”*

<Bu yazı Nisan 2013’te ifade özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet üzerine yazılmıştır.>

İfade özgürlüğü modern zamanın en sık telaffuz edilen kavramlarından birisidir. Tarihe baktığımızda ise ifade özgürlüğü, ilk medeniyetlere kadar ulaşan bir hak arama mücadelesi ile elde edilmiş, günümüzde anayasa ile korunan ve devletlerarası ilişkilerle de tanımlanmış evrensel bir hürriyettir. Siyasal bir hak olarak bilinen ifade özgürlüğü, zamanla birçok alana yayılmış ve günümüzde her türlü ifadeyi, bilgiyi, düşünceyi her ortamda, hiçbir araç kısıtlaması gözetilmeksizin arama, alma ve verme hürriyetini kapsayan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Tanım gereği ifade özgürlüğünün korunması aynı zamanda insanların kendini ifade edebilecekleri ortamları ve araçları korumayı da kapsamaktadır. Başta sınırsız olarak tanımlanan bu hak, sorumluluk ilkesi ile birleştiğinde birçok sınırı da beraberinde getirmiştir.

Kısaca “İfade Özgürlüğü”İfade Özgürlüğü ve Toplumsal Cinsiyet 2

Antik Yunan’da Sokrates’in yargılanması yaşanan ilk ifade özgürlüğü davası olarak tarihe geçmiştir. Bundan itibaren yayılmaya başlamış ve Roma Devleti’nde din ve konuşma özgürlüğü şeklinde temel bir yapıya bürünmüştür. İngiltere’de 1689 yılında yayınlanan İnsan Hakları Beyannamesi’nde ilk kez karşımıza çıkan ifade özgürlüğü hakkı parlamentoda konuşma özgürlüğünü sağlamaya yönelik bir düzenlemeydi. 1789 yılında Fransız Devrimi sırasında ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ise bu hakkı devredilemez temel haklardan birisi olarak kabul etmişti. 1948 yılında Birleşmiş Milletler bu hakka İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesinde yer vermiş ve şöyle demişti: “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.”

İfade özgürlüğünün sınırları sorumluluk ilkesinin yanı sıra bu hakkın diğer insan hakları ile çeliştiği durumlarda, daha çok muhafazakâr kesimlerin istekleri doğrultusunda her ülkede ayrı ayrı ortaya konmuştur. Örneğin ifade özgürlüğü adil yargılanma hakkı bağlamında bilgilere eşit ulaşımı da içerisinde barındırıyorken Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. maddesinin, 2001 yılında çıkarılıp Türk Ceza Kanunu’na eklenen 2. bendinde “yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi” amacıyla ifade hürriyeti hakkının kendisinin dahi sınırlandırılabileceği belirtilmiştir. Bu örnekten yola çıkarak ifade özgürlüğü hakkında her ülkede farklı biçimlerde sınırlandırılmaya gidildiğini söylemek yanlış olmaz. Bir başka önemli konu ise, ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü kavramlarının birbirine karıştırılmaması gerektiğidir. Şöyle ki, basın kendi uygulamaları içerisinde bireylerin ifade özgürlüğünün dağıtım aşamasında tarafsızlık ilkesini bozduğu durumlarda kendi özgürlük hakkının sınırlarını belirlemiş olur.

İfade özgürlüğüne ilk sansürlemeler dini kurumların etkisi ile başlamıştır. Zamanla sansür, muhalif sesleri susturmak amacıyla iktidarda bulunanların prensiplerini paylaşmayan kişilere baskı mekanizması olarak kullanılmıştır. Bu mekanizmalar aynı zamanda toplumsal rollerin önceden belirlenmesi ve bir bakıma toplumsal cinsiyet temelli resmi veya resmi olmayan sansürlerin uygulanmasına neden olmaktadır.

Kısaca “Toplumsal Cinsiyet”

İfade Özgürlüğü ve Toplumsal Cinsiyet 1

Toplumsal cinsiyet, farklı kültürde, tarihin farklı anlarında ve farklı coğrafyalarda kadınlara ve erkeklere toplumsal olarak yüklenen roller ve sorumlulukları ifade eder. Toplumsal cinsiyet kısaca, sosyal yönden kadın ve erkeğe verilen roller, sorumluluklar olarak tanımlanır. Hepimiz dünyaya kız ya da oğlan olarak geliriz. Bu bizim seçtiğimiz bir şey değildir. Hangi kültürde, çağda yaşarsak yaşayalım, kız ya da erkek olarak doğmak, tıpkı ölümlü olmak gibi, biyolojik varlığımızın bir niteliğidir. Ancak daha doğum öncesinde kız bebeklerin eşyaları için pembe, erkek bebeklerin eşyaları için mavi rengin tercih edilmesiyle başlayan süreç, erkeklerin ve kadınların yapabileceği işler konusunda da yapay ayrımlar üretir. Bu çerçevede erkek cinsiyeti ile kadın cinsiyeti arasında toplumsal yaşama katılma düzeyi açısından farklılıklar oluşur. Sayısal bakımdan eşit olmakla beraber iki cinsin toplumsal alanda temsiliyetleri farklılaşır. Kadın cinsiyeti daha çok ev gibi özel alandan kalırken, erkek cinsiyeti dışarıda her türlü kamusal alanda kendini ifade eder. Çalışma yaşamından siyasete, sivil toplum örgütlenmesinden eğitime kadar her türlü kamusal alanda iki cins temelindeki bu görünüm toplumsal cinsiyet eşitsizliğini oluşturur.

Toplumsal cinsiyetin cinsiyet eşitsizliği oluşturması çoğu kez ekonomik temelli düşünülse de her bireyin kendini özgürce ifade edebilme hakkı da bu eşitsizliğe maruz kalmakta, siyasal ve sosyal alanda kadın ve LGBT bireylerin temel hakkı olan ifade özgürlüğü kısıtlanmaktadır. Yani erkek egemen toplumda konuşma hakkı da hep erkeklerin elinde kalmakta, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile tanımlanan ifade özgürlüğü için özgür ortam yaratma ödevi de kadınların bu ortamlara erişim hakkına kota koyarak yerine getirilememektedir. Bunun yanında toplumsal cinsiyetin yarattığı sorunlara halen çözüm aranmaktadır. Örneğin; günümüzün en acil çözülmesi gereken problemi olan aile içi şiddetin de temelinde geçmişten gelen cinsiyet eşitsizliğinin kanıksanması yatıyor.

İfade Özgürlüğü ve Toplumsal Cinsiyet 3

Toplumsal cinsiyet temelli sansür kadın yazarlara, kadının özgürleşmesi için çaba harcayanlara, kısacası feminist harekete mensup tüm bireylere uygulanmakta, böylece temel bir hak olan ifade özgürlüğü muhafazakarlar, dindarlar ve siyasi karar mercilerince kısıtlanmaktadır. Aslında demokrasinin de vazgeçilmez unsurlarından olan ‘voice’ yani kendini ifade edebilme, ses çıkarabilme, söz söyleme hakkı kadın siyasetçilerin parlementoda erkeklere oranının bir şekilde artırılamamasıyla, halk üzerine daha fazla baskı mekanizmalarının uygulanmasıyla engellenmektedir.

Dünya genelinde ifade özgürlüğü hakkının uygulanmasında cinsiyet eşitsizliği nedeniyle sürekli sorunlar çıkmaktadır. Türkiye’de de durum çok farklı değil. Kadınlar, AB müzakere süreci, yeni anayasa süreci vb. demokratikleşme atılımlarında hep geri planda tutulmuştur. Örneğin; AB müzakere süreci, yalnızca teknik bir süreç değildir; asıl olarak politik tercihlerle, önceliklerle birebir ilişkilidir. ‘Siyasi kararlılık’ gerektirir. Dolayısıyla kadın yurttaşların görüş ve taleplerini dikkate almadan sadece uluslararası kararların zorlaması ile gelişen bir kadın politikası ancak kadın politikasızlığı olarak nitelendirilebilir.  Uluslararası işbirlikleri de yurttaş katılımına pek yakın değil ve ataerkil kurumsallaşmadan bağımsız kalamamaktadır.

Kadının toplumdaki konumunun daha da geliştirilmesi kadın örgütlerinin hükümetlerce desteklenmesine bağlıdır. Bunun yanında aile içi fiziksel ve psikolojik kötü muamele, cinsel istismar, zorla ve genellikle erken yaşta evlilikler hakkında devletin somut politikalar üretmesi gerekmektedir. Ardından uygulamadaki sorunların acilen çözülmesi gerekmektedir çünkü Türkiye’de yapılan ve yapılmaya çalışılan tüm koruyucu yasalar ve temel hakların uygulanmasında sürekli sorunlar çıkmakta, baskı için geniş yelpazede kullanılan mekanizmalar denetim için aksatılmaktadır. Tüm bunlara rağmen Türkiye’de cinsiyet eşitliği mücadelesi modernleşme çabalarının bir parçasıdır. Sivil toplum ağlarının güçlendirilmesi, hem cinsiyet eşitliği hem de yerel kalkınma ve demokrasi hedefleri doğrultusundaki çalışmalarına destek verilmesi, yalnızca kadınlar için değil, toplumumuzun bütünü için de vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Woman’s World’ün Pekin Deklerasyonu için hazırladığı metin şöyle diyor; “Kendi değerlerimizi seslendirebileceğimiz kültürel ifade araçlarına ulaşmaya, mekana ve zamana ihtiyacımız var. Kültüre gerekli dikkat verilmediği takdirde sürdürülebilir ilerleme ve gerçek demokrasi mümkün değildir. Çünkü köklü değişimler mutlaka kültürle ilişkilidir. Kadınların sessizliği işte bu yüzden en az yoksulluk sorunu kadar önemlidir. Hatta kendisi yoksulluğun ve etkilerinin bir sonucudur.” Köktenciler, insanlığın geleneksel değerlerini savunduğunu söyleyerek bir bakıma toplumsal cinsiyeti destekleyerek cinsiyet eşitsizliğine zemin hazırlamaktadırlar. Bu bağlamda sivil toplum örgütleri, ifade özgürlüğünün kadın erkek eşitliği mücadelesinin temelinde yattığını tüm dünyaya haykırmaktadırlar. Umuyorum ki bu yazım konu hakkında bir nebze olsun fark yaratabilmiş, bu köklü mücadeleye katkı sağlayabilmiştir.

*Yuhanna İncili 8.bölümde (zinada yakalanan kadın), İsa, kadını yargılayıp cezalandırmak isteyen öfkeli kalabalığa bu sözü söyler. Ardından kadını kimse yargılayamaz, İsa da kadını affederek gönderir. Benim başlık olarak bu sözü seçmemin nedeni ise bu anektodun günümüzde farklı biçimlerde yaşanıyor olması. İçinde yaşadığımız zamanlarda, iktidarda olanın veya toplumsal normlarca kabul görmüş olanın sınırsız gücünü; diğer yandan, güçsüz, iktidarsız olanlarınsa her türlü haktan yoksun olduğunu, görünüşte hakka sahip olsalar da uygulamada büyük sorunların yaşandığını çok net bir biçimde anlatıyor bu söz. Ayrıca, kimin doğru, kimin yanlış olduğunu yargılamayı bırakıp günlük hayatı daha adil ve insancıl yaşamız gerektiğini anlatması ve başta dini gerekçelerle kullanılmaya başlayan sansür mekanizmalarının aslında dinde dahi yeri olmadığını anlatması bakımından çok değerli.

<Bu yazının yayınlanmasının kararlaştırılması öncesinde kendini özgürce ifade edebilme arzusu taşıyan tüm bireyler tarafından her yıl olduğu gibi bu yıl da geniş bir katılımla kutlanan 21. LGBT Onur Haftası – Taksim Onur Yürüyüşü’nden renkli görüntülerin birleştirilmesi ile oluşturulan bu güzel videoyu da ek olarak koymak istedim.>

KAYNAKÇA

1-) http://en.wikipedia.org/wiki/Freedom_of_speech

2-) http://t24.com.tr/yazi/ilk-tasi-gunahsiz-olan-atsin/4923

3-) http://www.indexoncensorship.org/2013/03/free-speech-feminism-international-womens-day/

4-) http://www.gata.edu.tr/ureme_sagligi/toplumsal_cinsiyet.htm

5-) Dr. Acuner, Selma. Yapıcı Sabırsızlık. KA-DER: Ankara 2006

6-) Avrupa Sosyal Politikası ve Kadın Hakları. Arı Hareketi, KA-DER: İstanbul 2005

7-) Cinsiyet Eşitliği Yolunda Yerel Politikalar Raporu KA-DER: Ankara 2006

İstanbul’da neler oluyor? | What is happening in Istanbul?

Türkiye’de Yaşananlara Kayıtsız Kalma!

İstanbul, Taksim Meydanı’nda bulunan Taksim Gezi Parkı’nın yıkılarak meydanı yayalaştırma projesi’ kapsamında yerine tarihi Taksim Topçu Kışlası görünümünde yeni bir alışveriş merkezi ve rezidanslar dikilmesine karşı çıkan çevre duyarlısı bir grubun  29 Mayıs 2013 tarihinde parkta çadır kurarak bu yıkıma direnmeye başlaması ve polis güçlerinin aşırı güç kullanımıyla önce tüm yurda ve sonra dünyaya yayılan eylemleri Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu (AÇMÖF) olarak biz de destekliyoruz.

Ne yazık ki Türk medya kuruluşlarının direniş hakkında yeterli bilgi paylaşmaması nedeniyle sosyal ağlarda sesini duyurmaya çalışan halkın bilgi kirliliğine maruz kaldığına şahit olmaktayız. Bunun yanında diğer ülkelerin vatandaşlarına da sesimizi duyurmamız gerektiği inancındayız. Bu nedenle kurulmuş olan  http://www.whatishappeninginistanbul.com/ site aracılığıyla direniş hakkında sağlıklı bilgilere ulaşabileceğinizi duyurmaktan memnuniyet duyarız. “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş!”

Do Not Be Disregardful of The Resistance at Turkey!

As being Boğaziçi University Center for European Studies Student Forum (CESSF), we support the global-wide protests which have begun in May 29th, 2013 against police forces because of their excessive use of chemical gasses like tear or pepper gas, actually, for the faith of  the ecological-sensitive resistances in Istanbul, Taksim Gezi Park that was determined to be destroyed in order to built the historical Taksim Military Barrack in the use of residances and shopping mall without the consent of the people living in Istanbul.

Unfortunately, since the Turkish mainstream media organisations do not share enough information about the resistance with public, we have been witnessing that the people who try to voice up their thoughts and information about happenings via social networks are staying exposed to the polluted-mistaken information. Beside this, we believe that we should make our feelings and happenings in resistance be heard also in another countries. That is why; we are glad to anounce that you can reach the accurate informations about Gezi occupation via http://www.whatishappeninginistanbul.com/  “Taksim everywhere, Resistance everywhere!”

This slideshow requires JavaScript.