Germany is the leader of both “Europe’s largest economy and stabilizing force” which went to the national elections on 24th September 2017[1]. Considering the developments occurring in the world, Brexit and the election of Donald Trump in the USA, hopes on Europe is high since people are expecting EU reforms with the leadership of Merkel and France’s Emmanuel Macron (Ibid).

According to the recent elections, Angela Merkel has re-elected for her fourth term chancellor in Bundestag (federal parliament of Germany)[2]. This success may be attributed to the shifting policies of CDU[3] to the left and thereby attracted new voters[4]. However; the results clearly show us that due to the recent political decisions/actions (2015 migrant crisis), the former coalition between Merkel’s conservative Christian Democrats and the center-left Social Democrats has obtained their worst results since post WWII period (Ibid). Plus, for the first time, since post WWII, a far right wing populist party, Alternative for Germany (AfD), entered parliament “as the third-strongest party”(Ibid). Some authorities have already started to talk about the post-Merkel era for CDU in which “Finance Minister Wolfgang Schäuble, Jens Spahn, the party’s parliamentary state secretary and Thomas Strobl, who heads the party’s state chapter in Baden-Württemberg” are spoken about for the post Merkel era[5].


61.5 million German voters use their first vote (erststimme) to “elect 299 constituency representatives” which consists of almost the half of the seats. According to the second vote (Zweitstimme), votes are allocated among the parties which obtained 5% or over it. So in the second vote, voters “choose a party”. Recently, Bundestag has 631 representatives however it can have more since “a party can win more constituency seats than its overall entitlement” with the added balance seats. Coalition talks can also last for a month after the elections.

Merkel’s CDU obtain votes mainly from “older, rural, conservative and Christian voters” as the main centre-right party which supports tax cuts and full employment. The Social Democratic Party(SPD), on the other hand, obtain votes from industrial western parts of Germany which is currently led by the former European parliament president, Martin Schulz and supports wealth distribution and social justice but opposes a defense spending for NATO. Compared to other parties, Free Democrats(FDP) supports for free-enterprise, greater integration with the EU, favoring tax cuts.  The Greens however obtain votes from Germany’s university cities in its western part. Alternative für Deutschland (AfD) is based on “preserving German culture, nationalism, Euro skepticism, anti-immigration, and anti-Islam”.


Merkel’s blamed for her decision over not closing the borders in 2015 and thereby paving the way for AfD while Schulz could not be a challenger/alternative to Merkel since it was ambiguous ”in what ways he was truly critical of Merkel”.[7] According to the current results; the centre right CDU/CSU’s 33% of the vote in federal elections, made it the largest party in the Bundestag[8]. Compared to its 41% in 2013, it is a disappointment for Merkel’s party. Martin Schulz’s Social Democrat SPD, on the other hand, obtained 20% and as Schulz claimed they will be in the opposition and not ”renew” the coalition with CDU(Ibid). Hence, the only ”appropriate” coalition for Merkel would be between the CDU/CSU, the ”pro-business” FDP party with its 10% vote, and the Greens with 9% vote considering the 13.5% vote for Alternative for Germany(AfD)(Ibid). Mostly, people are anxious about the increasing votes of AfD; however, in deep down, the traces of the Berlin Wall is still predominant. For East Germans, life is better due to the existence of freedom and increased living standards[9]. Yet, for them, their “identity” tried to be lost with their changing lives that were once predominant in the Communist state(eating patterns, education, decoration of houses, programs they are watching) and therefore “westerners took over everything” (Ibid).As it may be true to a certain point, ”regions covering the former East Germany have higher unemployment (7.1%) than western ones (5.1%)”(Ibid).

Looking at the current results, Black-Yellow-Green (known as “Jamaica” due to the collection of colors of such parties resembles to Jamaican flag) coalition of the CDU, FDP and Greens (356 seats) is the most possible coalition option for Merkel. This coalition would be an alliance of four different parties in which there are the law-and-order Bavarian CSU, 1968’s social revolution party, the Greens, “the market liberals”,the FDP and Merkel’s CDU[10]. Plus it has never been tried in the national parliament before but it seems difficult either considering contradicting claims of FDP and Greens over environment and FDP’s dissatisfaction with Merkel’s support for Eurozone changes claimed by president of France, Macron[11]. Recently, CSU and CDU reached to a consensus over migration issue which paved the way for Merkel to start for coalition negotiations with other parties[12]. Hence, strict negotiations and political bargaining are awaiting for Merkel.

Gülşen DOĞAN


[1] “Germany’s general election: all you need to know”, at (last visited on 9th October 2017)

[2] “German elections 2017: full results”, at visited on 9th October 2017).

[3] CDU/CSU are the two parties of Christian democratic political alliance in Germany which are currently led by Merkel.

[4] “How the AfD Steamrolled the CDU and SPD”, at (last visited on 9th October 2017).

[5] “How the AfD Steamrolled the CDU and SPD”, at (last visited on 9th October 2017).

[6] “Germany’s general election: all you need to know”, at (last visited on 9th September 2017)

[7] Merkel’s ChallengeCan Germany Make an Unwieldy Coalition Work?, at (last visited on 14 October 2017).

[8] “German elections 2017: Angela Merkel wins fourth term but AfD makes gains – as it happened”, at (last visited on 9th October 2017).

[9] Nougayrede,Natalie. As Germany and Spain prove,history-with all its wounds-is not over. 7 October 2017, at (last visited on 13th October 2017).

[10] Merkel’s Challenge Can Germany Make an Unwieldy Coalition Work?, at (last visited on 14 October 2017).

[11] “German elections 2017: Angela Merkel wins fourth term but AfD makes gains – as it happened”, at (last visited on 9th October 2017).

[12] Merkel ‘agrees on migrant deal’ in German coalition talks, at (last visited on 14 October 2017).



“İlk turda istediğiniz aday için oy verirsiniz, ikinci turdaysa korktuğunuz adaya karşı”. Robert Tombs, Fransa konusunda uzmanlaşan tarih profesörü ve yazar, Fransa’nın cumhurbaşkanlığı seçim sistemini bu şekilde anlatıyor. 11 Ağustos’ta Le Figaro gazetesinde yayınlanan bir kamuoyu yoklaması da bu tespitle paralel. Ankete katılan Fransızların sadece %36’sı Macron’un politikalarını olumlu bulduğunu belirtmiş. Bu durumun sebebi olarak Macron’un seçildikten sonraki ilk yüz gününde büyük hayal kırıklığı yarattığını düşünmektense seçmenlerin çoğunluğunun Macron’un politikalarını baştan beri desteklemediğini, radikal sağ parti adayı Marine Le Pen’in cumhurbaşkanı olmaması için Macron’a oy verdiğini düşünmek daha akla yatkın çünkü Macron’un  seçim vaatleriyle ilk icraatleri paralel; özel sektöre avantaj sağlayan kanunlar ve Avrupa Birliği’ne destek veren açıklamalar. Yani cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci  basamağında %66.1 oy alan Macron’un merkez liberal politikalarının Fransız toplumunda aynı oranda destek bulduğu ya da bulacağını söylemek güç olur. Toplumun politik yönelimlerini anlamak ve bu yönelimlerin toplumda ne kadar karşılık bulduğunu görmek için cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun sonuçlarını yorumlamak daha yerinde olacaktır.

Seçimin en büyük kaybedeni olarak gösterilen Sosyalist Parti(PS) ile başlayalım. 2012’deki cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda partinin adayı Hollande %28.6 oy almıştı. PS’nin 2016’da 42,300 kayıtlı üyesi vardı. Bu sayı 2014’te 60,000 ve 2012’de 173,486 olarak açıklanmıştı. Yani parti uzun zamandır halk desteğini yitirmekteydi. Hollande’ın 2014-2016 yılları arasında  başbakanlığını yapan Manuel Valls (ki kendisi 6 Aralık 2016’da başbakanlık görevinden istifa ettikten sonra PS’den ayrılmış, 27 Haziran 2017’de Macron’un En Marche! hareketine katılmıştı.) verdiği bir demeçte PS’nin yeni lideri Benoît Hamon’u parti içinde heyecan uyandırmamakla suçlamıştı. Ancak 1969’dan beri Fransız siyasi hayatında, farklı adlar altında olsa da, önemli rol oynayan solun bu en büyük partisinin tarihi başarısızlığını sadece çoşkusuzluğa bağlamak olayı çok basite indirgemek olur. Hamon’un radikal kişiliğinin partinin özellikle sağa meyilli ılıman kesimleri arasında hoş karşılanmadığı doğru (Hamon’un seçim vaatleri arasında esrarı legalleştirmek ve ilave vergiler de vardı.). Ancak PS radikal sola meyilli seçmenlerini de elinde tutmayı başaramadı. 2016’da çıkarılan İş Kanunu ya da El Khomri Kanunu sol kesim tarafından sosyalist bir hükümet için utanç verici bir yasa olarak tanımlandı. Fas doğumlu Çalışma Bakanı Meriam El Khomri’yle özdeşleşen kanun iş veren lehine pek çok madde içeriyordu. Hollande ise yeni İş Yasası’nın iş verenleri istihdama özendirerek işsizlik oranlarını düşürmek amacıyla çıkarıldığını söyledi. Yeni yasa büyük tepkiyle karşılaştı. 31 Mart 2016’da başlayan “Nuit Debout”(Up All Night) olarak anılan protestolar sırasında Paris başta olmak üzere tüm Fransız şehirlerinde büyük kalabalıklar meydanları işgal etti. Sonuç olarak Melanchon’un  La France Insoumise(France Unbowed) memnuniyetsiz sol kitlenin, Macron’un En Marche! hareketi de memnuniyetsiz sağa meyilli kitlenin oylarını aldı. Yani politik spektrumda her iki yanında meydana çıkan ve PS’nin oyunu bölen büyük hareketler ve Sosyalist Hollande’ın özellikle ekonomi başta olmak üzere başarısız bir cumhurbaşkanlığı dönemi geçirmesi (yüksek işssizlik, düşük ekonomik büyüme hızı) PS’nin seçim başarısızlığının sebepleri olarak sayılabilir.

En Marche!’ın zaferinin gölgesinde kalsa da Şubat 2016’da kurulan ”La France Insoumise” hareketi %19.6 oy alarak Fransa’da solu temsil eden en büyük parti oldu. Partinin kurucusu ve cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Mélenchon 1977-2008 arasında PS’de aktif olarak siyaset yapmış ve Ségolène Royal 2008’de PS’nin başına geçtikten sonra PS’yi yüzünü sağa dönmekle suçlayıp partiden istifa etmişti. Eşcinsel evlilik, kadınların kürtaj hakkı ve esrarın yasallaşması taraftarı olan Melenchon politikasını sol popülizm olarak tanımlıyor. Yukarıda da değinildiği gibi ”La France Insoumise”in seçmenlerinin bir kısmı PS’den kopan radikal sol eğilimli kitleler. Ayrıca sosyal devlet anlayışının hakim olduğu Fransa’da Macron’un liberal politikalarının bu anlayışa zarar vereceğini düşünen, Melenchon’un “acı ve sefaleti para ve altına çeviren” bir mekanizma olarak bahsettiği serbest pazardan korkan kitle de bu hareketi destekledi.

Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe(Front National) ise terör,işsizlik ve ekonomik durgunluk üzerinden seçim kampanyasını yürüttü. İlginç bir nokta da şu ki radikal sol Melenchon’dan sonra 18-24 yaş arası seçmenin en yaygın ikinci tercihi radikal sağ Ulusal Cephe. Bu tercihin sebeplerinden biri olarak gençler arasındaki yüksek işsizlik oranı (Temmuz 2017 verilerine göre %23.40) gösteriliyor. Le Pen kampanyası boyunca kadın kimliğini vurgulasa da feministler kürtajı Fransızlar için soykırım olarak tanımladığı ve seçim bildirisinde kadın sorunlarına yer vermediği için Le Pen’i iki yüzlülük ile suçluyor. Le Pen islami örtü biçimlerini hedef alan konuşmaları nedeniyle müslüman kökenli Fransız kadın seçmenler arasında da popüler değil. 2017 seçimleri ile ilgili güncel istatisliklere ulaşamasam da 2012’de Le Pen’e desteğin erkekler arasında %20 iken kadınlar arasında %17 olması güncel seçim tercihleri hakkında da fikir verebilir ki zaten yapılan araştırmalar kadınların milletlerinden bağımsız olarak erkeklere oranla radikal sağ partilere daha az meyilli olduğunu ortaya koyuyor.


Sarkozy’nin de partisi olan merkez sağcı Cumhuriyetçi Parti’nin adayı François Fillon seçimlerden bir kaç ay önce kamuoyu yoklamalarında Le Pen’den daha popüler olarak gözüküyordu. Ancak Amerikan başkanlık seçimi sırasında Hillary Clinton’ın başına gelenlere benzer bir olay Fillon’un da başına geldi. Clinton’ın resmi işler için de kendi kişisel e-mail hesabını kullandığı, bundan dolayı siyasi makamlarla yapılmış olsa bile yazışmaların resmi kayıtlara girmediği, FBI’ın seçimlere kısa süre kala başladığı bir soruşturma kapsamında ortaya çıkmıştı. Trump “sahtekar Hillary” diyerek bu olayı propaganda malzemesi haline getirmiş, Clinton da daha sonra seçimi kaybetmesinin sebeplerinden biri olarak bu soruşturmayı göstermişti. Benzer şekilde 26 Ocak’ta “Canard Enchaîné” gazetesi Fillon’un eşi Penelope’un kocasının asistanı gibi gözükerek uzun yıllardır devletten maaş aldığı ve bu yolla 900.000 Euro’ya yakın kazanç elde ettiğini gösteren belgeleri yayınladı. Ardından Penelope Fillon’un “Hiçbir zaman kocamın asistanlığını yapmadım.” dediği bir video internete düştü. Bu olay Fillon’un popüleritesini ciddi oranda etkiledi. Özellikle gençler arasında oldukça düşük oy oranlarına sahip Cumhuriyetçi Parti, yolsuzluğa meyilli ve dinamizmden uzak olarak algılandı. 2017 başında seçimlerin favori adayı olarak gösterilen Fillon birinci turda %20 oy aldı ve ikinci tura kalamadı.

Ve Mayıs 2016’da kurulan En Marche! hareketi. Seçim sürecinde Macron’a en büyük eleştiri liberal görüşlerinden dolayı geldi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra cumhurbaşkanı Charles De Gaulle önderliğinde atılan adımlar Fransız ekonomisini devlet kontrolü altında büyütme temeline dayanıyordu. Ulaşım, telekominikasyon ve enerji başta olmak üzere pek çok alanda, 1980’lerden sonra azalma eğiliminde olsa da, devletin ağırlığı hala hissediliyor. 2016’da GSYH’sinin %56.2’si kamu tarafından harcanan Fransa’da (bu oran Birleşik Krallık’ta %42.1, ABD’de %34.0) yeni cumhurbaşkanı Macron’un hedeflerinden biri de ekonomide devlet etkisini azaltmak. Vergi oranlarını azaltma yoluyla bireylerin alım gücünün artırılması dolayısıyla tüketimin devlet değil de birey eliyle yapılması hedefleniyor. Devletin bireyleri doğrudan destekleme politikasından vazgeçilmesi ihtimali yukarıda da değinildiği gibi toplumun bir kesiminin radikal sol oluşumlara kaymasına sebep oldu. El Khomri Kanunu çıktığında Ekonomi Bakanı olan Macron’un bu yasaya destek vermesi, hatta şu an yasanın maddelerini iş veren lehinde daha da genişleten bazı değişikliklerin hazırlıklarının yapılması da özellikle sol kesimden tepki çekti. Şehirli ve eğitimli kesim arasındaysa Macron’un politikaları oldukça destek buluyor, örneğin ülke genelinde gençler arasında Macron’un oyu %8-9 civarında olsa da üniversite öğrencisi ya da mezunu gençler arasında Macron en popüler tercih oldu. Avrupa Birliği’yle yakın ilişkiler ve daha rekabetçi bir ekonomik ortamın, daha eğitimli ve dolayısıyla muhtemelen  daha yüksek gelire sahip kişiler arasında desteklendiğini aynı yaş grubundan ama farklı sosyo-ekonomik arkaplanlardan gençlerin bu tercihine bakarak da söyleyebiliriz.

Fransa’da dördü %20 civarında oy alan 5 partiyi destekleyenlerin neden desteklediğini, karşıtlarının neden karşı olduğunu kısaca açıklamaya çalıştım. Bu partilerden ikisinin 2016’da kurulan partiler olduğu göz önüne alındığında Fransız seçmenin karar vermesinde çoğu zaman alışkanlıkların değil de partinin vaatlerinin ve icraatlerinin etkili olduğu görülebiliyor. Eğer Macron’un serbest pazar yanlısı politikaları işsizliği azaltmazsa ya da Avrupa Birliği taraftarı hamleleri toplumda göçmenlere ya da Euro’ya karşı öfkeyi tetiklerse bir sonraki seçimde vaatlerini doğru seçen ve anlatan partinin, aşırı sağ ya da aşırı sol fark etmeksizin destek göreceği söylenebilir.

Esra Çiğdem


Bursa Nilüfer Saha Çalışması

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak 14-16 Ocak 2016 tarihinde Bursa ilinin Nilüfer ilçesinde projemizin saha çalışmasını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bu süre içinde takip ettiğimiz program aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Nilüfer Saha Çalışması Programı

15 Ocak Cuma günü Nilüfer Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey ile olan görüşme, Başkan Bozbey’in rahatsızlanması üzerine iptal edilmiştir. Bu görüşme yerine Başkan Vekili Naci Kale ile bir toplantı düzenlenmiştir. Aynı gün Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki Nazım Hikmet’in doğum günü için hazırlanan sergi ziyaret edilmiştir. Bu serginin ardından Nilüfer Dernekler Yerleşkesi ziyaret edilmiş, Yerleşke Müdürü ve derneklerle küçük bir sohbet gerçekleştirilmiştir.

Saha çalışmasının amacı Türkiye – AB entegrasyon sürecinin en önemli konularından olan Yerel Yönetimler konusunda Türkiye’de 2004 tarihinde kabul edilip 2012 tarihinde değişikliğe uğrayarak bütünleştirilmiş 5216 numaralı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 2005 yılında yürürlülüğe giren 5393 numaralı Belediye Kanunu ile değişen Türkiye yapısını gözlemlemektir.

Saha çalışmasında gerçekleştirdiğimiz ziyaretler ve toplantılarla ilgili raporumuz yakında yayınlanacaktır.

This slideshow requires JavaScript.

Schengen Antlaşması’nın Dünü ve Bugünü

Bu yazı, Schengen Antlaşması ve AB sığınmacı politikasının yakın dönem gelişmeleri ele alınarak incelenmesini ve AB’nin konuya bakış açısını sunmayı amaçlamaktadır.

Schengen Antlaşması’nın Geçmişi ve Özellikleri

Sınır denetimlerinin tamamen ya da AB vatandaşları için kaldırılması konusu AB içinde genel olarak 80li yıllarda tartışılmaya başlanmış olsa da Benelux (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ülkeleri 1970 yılında kendi ortak pasaport bölgelerini oluşturmuşlardı.

1984 yılında Fransa ve Almanya arasında ortak sınırlardan geçişlerde kontrolleri kaldıran bir çift taraflı anlaşma, bu ülkeler arasındaki sınır kontrollerindeki gecikmelerden hoşnutsuz kamyon şoförlerinin protestoları sonrasında imzalandı.

Fransa, Almanya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda, bu ülkeler arasındaki sınırlarda pasaport ve diğer bütün kontrolleri ortadan kaldırarak tek bir dış sınır oluşturan Schengen Antlaşması 14 Haziran 1985’te imzalandı. Fakat antlaşmanın hükümlerinin yürürlüğe girmesi aşamalı olarak gerçekleşti. Schengen Bölgesi, antlaşma tüm AB üyelerini kapsayana kadar ki o zaman içinde bir deneme bölgesi olarak görülmekteydi.

Burada asıl amaç vatandaşların dolaşımının kolaylaştırılmasıydı ama dış ülkelerden gelen ziyaretçilerin kontrolleri sürerken AB vatandaşları için sınır kontrollerini kaldırmak mümkün değildi. Bu nedenle serbest dolaşım Schengen Bölgesi dışından gelen ziyaretçileri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Schengen Konvansiyonu aynı zamanda Schengen Bilgi Sistemi’ni (SIS) yarattı. SIS bir uluslararası bilgisayar temelli veri tabanı olup ülkelerin sığınmacılar ve diğer bölge dışından giriş yapanlar hakkında bilgi depolanması ve paylaşılması için kullanılmakta. Ayrıca güvenlik güçleri bu konvansiyonla ‘sıcak takip’ yani sınırı geçen şüpheli kişileri sınırı geçtikten sonra yerel polisin takibi devralacağı mesafeye kadar takip edilebilmesi hakkına da sahip oldu.

Schengen’ın uygulanmasıyla sınırlarda kontrol için çok daha az kaynak harcanması gerekti ve bu ülkeler için büyük bir ekonomik avantaj sağladı.

2003 Dublin Regulasyonu ile, ulusal güvenlik tehdidi hissedildiği durumlarda sınır kontrollerini kısa bir süreliğine yeniden uygulamak mümkün oldu. Örneğin Portekiz 2004’te Avrupa Futbol Şampiyonası esnasında futbol holiganları akışı endişesiyle bunu yapmıştı.

Peki ne değişti?

Avrupa’daki ekonomik kriz birçok AB ülkesinde milliyetçi siyasi partilerin yükselmesine neden oldu. Sığınmacı akışı AB’nin dış sınırlarındaki Yunanistan ve İtalya gibi ülkeler ile kıtanın ekonomik çekirdeği Fransa ve Almanya üzerinde baskıya yol açtı. Bu, Schengen Antlaşması’nın sorgulandığı ilk sefer olmasa da artan sığınmacı sayısı, güçlenen milliyetçi partiler ve kırılgan iktisadi iyileşme iktidardaki hükümetleri Schengen Antlaşması’nın yeniden tasarlanması ve bazı durumlarda da ortadan kaldırılmasını istemeye itti.

Bir taraftan Avrupa’nın kuzeyindeki ülkeler Akdeniz ülkelerini yetersiz sınır kontrolleri için suçlarken (Örneğin; Fransa ve Avusturya, Roma’yı sığınmacıların İtalya’yı terk etmesine izin ve teşvik ettikleri gerekçesiyle suçlayarak İtalya’yı sınırlarını kapatmakla tehdit ettiler ve Fransa haziran ayının sonunda İtalya sınırını kapattı.) Diğer yandan, Avrupa’nın güneyindeki ülkeler kuzeydekileri onlara destek olmamakla suçlayarak AB’den göçmen kotaları uygulanmasını istediler. Fakat Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri sığınmacıların dağıtımının gönüllülük esasına göre olması gerektiğini savunarak bu fikri reddettiler.

Göçmen krizi aynı zamanda Schengen üyesi ülkeler ile bu ülkelerin üye olmayan komşuları ile aralarında anlaşmazlıklara da neden oldu. Macaristan’ın sınırına tel örgülü duvar yapması, Sırbistan’ın sınırını militarize etme tehdidi ve Fransa ile İngiltere arasındaki gerginlik bu konuda örnek gösterilebilir.

Eylül ve aralık aylarında AB üyeleri bir takım toplantı ve zirvelerde göçmen kurallarını tartışacaklar. Daha birkaç ay önce Dublin Regulasyonu’nu değiştirmeye isteksiz olan Almanya şimdi değişim arayışının lideri konumunda. Bu yıl içinde 800 bin sığınmacı kabul edecek Almanya’da bir yandan da göçmenlerin kaldığı sığınma evlerine saldırılar artıyor.

Schengen’in Geleceği

AB büyük bir ihtimalle Schengen’i yakın zamanda kaldırmayacak olsa da sınır kontrollerini arttırmaya yönelik bir yenileme yapılması olası görünüyor ancak bu yönde yapılacak yenilemeler Schengen’in doğasına ve son kertede AB’nin bu günkü formunun temeli mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı anlayışına ters düşüyor.

Ayşegül Alan





1 Kasım Seçimleri ve Türkiye-AB İlşkileri

Türkiye 1 Kasım seçimlerine pek çok farklı konuda siyasi/hukuki mücadele vererek hazırlanırken ülkenin Avrupa Birliği ile ilişkiler konusu da özellikle Suriyeli mülteciler kapsamında tekrar tekrar gündeme gelmekte. Belki de yoğun siyasi gündemden dolayı yeterince tartışılmasına fırsat kalmayan bu konuyu demokrasi, ifade özgürlüğü ve insan hakları kapsamında kısaca ele almak bu kısa yazının tek derdi. Öte yandan, 2015 yılının son çeyreğine girsek de 2014 yılına ait, AB’nin görüşlerinin yer aldığı 2014 Yılı İlerleme Raporu’ndan bazı pasajlara değinilecek.
Türkiye ve PKK arasında çatışmanın tekrar başladığı ve siyasi alanda Kürt temsiline de sıçradığı şu günlerde yaşananların 7 Haziran seçimi ile bağlantısı tartışıladursun, 2014 yılına aynı konuda farklı bir havanın hakim olduğunu 10 Temmuz 2014’te kabul edilen Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’a bakarak anlamak mümkün. Çözüm sürecini yasal bir zemine oturtmak ve hukuki bir platformda tartışma yaratılmasına yol açmak için hazırlanan bu kanunun Ekim 2015 itibariyle tartışmaların dışında tutulduğu iddia edilebilir. Öte yandan, 2014 İlerleme Raporu’na göre hali hazırda yürürlükte olan Terörle Mücadele Kanunu’nun kapsam alanı oldukça geniş ve pek çok eylemi de içine almakta. Rapor aynı zamanda devlet güvenliğinin söz konusu olduğu davalarda gizli tanık uygulamasına sıkça başvurulduğunu ve bunun da komisyon tarafında sıkıntı yarattığını belirtiyor. “Barolar Birliği, mahkemeler tarafından savunma avukatlarının sorgulama yapmasına genelde izin verilmediğini, bunun yerine avukatların sorularını, mahkemenin sorması için iletmelerinin talep edildiğini bildirmiştir.” (2014 Yılı İlerleme Raporu, 2014: 45). Bunun yanı sıra, gözaltı merkezlerindeki kötü muamele incelenmeye devam edilmektedir. İncelemenin devam etmesi gösteri ve tutuklamalarda da kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanımına başvurmasını engellememektedir. Örneğin, 2013 yılında yaşanan Gezi Parkı Protestolarını da içeren Kamu Denetçiliği Kurumu’nun 2013 Yıllık Raporu yayınlanmıştır. Bu raporun “ Polisin Zor Kullanma Yetkisi Açısından” başlığında yapılan değerlendirmede ulaşılan sonuç şu şekilde aktarılmaktadır “Özgürlükçü ve bireyci bakış açısından ve insan haklarının öneminden kuvvet alan modern devlet anlayışı gerekleri ve günümüz modern bilgi çağı toplumunun demokratik talepleri ve beklentileri karşısında, 1983 yılında kabul edilmiş bulunan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun lafzı ve ruhu yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak, mevzuatın AİHS ve AİHM’le uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir.” (2013: 145). Kolluk kuvvetlerinin zor kullanması ilgili yasa ile legalize edilmiş ancak yasadaki ölçülülük ilkesinin gözetilmesi gerektiği de dile getirilmiştir. Bu konuda Avrupa Komisyonu da gösterilerde katılımcıların dağıtılmalarının ve bu esnadaki güç kullanımının ana kriteri olarak “gösterinin barışçıl olmayan niteliği değil kanuna aykırı olması”na dikkat çekmiştir ve bu yaklaşım AİHM içtihadına aykırı bulunmuştur (2014: 15). Anayasa’nın 34. Maddesi Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı başlığında “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” der (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 34. Madde). İzne tabi olmayan gösteri yürüyüşlerinden 2015 yılında da Haziran ayında gerçekleştirilmesi planlanan Onur Yürüyüşü’ne de valilik tarafından “izin” verilmedi. Planlanan yürüyüşün iki gün öncesinde ise Birleşmiş Milletlere LGBT bireyleri kapsayıcı politikalar sözünü veren Türkiye geçen yıl da aynı döneme denk gelmiş ve sorunsuz tamamlanmış yürüyüşe izin vermedi. (Haberin tamamı için: ).
2014 Yılı İlerleme Raporu’nda Komisyon’un ifade ve basın özgürlüğünün negatif olarak etkilendiğini belirttiği birtakım uygulamalardan da bahsedilmiştir. Çok tartışılan İnternet Yasası da bunlardan biridir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2015 yılı için yayınlamış olduğu Basın Özgürlüğü Endeksine göz atılacak olursa, Türkiye’nin 180 ülke arasında 149.sırada olduğu da görülecektir (!/ ). Buradan hareketle, 2015 yılı için yayınlanacak olan ilerleme raporunda ne kadar ilerleme ile karşılaşacağımızı tahmin etmek zor değil. Aynı zamanda, raporda belirtilenlere göre, yazım sürecinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 153 başvurudan 122sini tamamladı ve bunların 113’ünde Türkiye’nin karar ihlalleri gerçekleştirdiğine hükmetti (2014: 47). İnsan hakları mücadelesinin önemli alt başlıklarından biri olan LGBTI hakları çerçevesinde ise, Anayasa Mahkemesi 2014’ün Mayıs ayında cinsel yönelime bağlı gerçekleştirilen nefret söyleminin cezaya tabi olması gerektiği yönünde bir karar aldı.
2015’te daha iç açıcı bir raporla karşılaşmak güncel gündemle çok mümkün görünmese de yayınlanması beklenen raporun Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri çerçevesinde benzer oranda gerçekçi ve yapıcı aksiyonlara yol açmasını beklemek güncelde en optimist görüş.

Sinem Seçil

Avrupa Komisyonu 2014 Yılı İlerleme Raporu

Kamu Denetçiliği Kurumu 2013 Yılı Raporu

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

90’lı Yılllara Dönmek ya da Dönmemek

Bu yazı son zamanlarda dilimize pelesenk olan bir soru üzerine: “90’lara geri mi dönüyoruz?”. Günümüzde geçmişin samimiyetine ya da hayatımızdaki çoğu şeyin daha basit olduğu zamanlara özlem zaman zaman nüksediyor. Fakat PKK ile barış sürecinin sekteye uğraması, 7 Haziran seçimleri sonrası iktidardaki boşluk ve hükümetin oluşturulamaması bizlere geçmiş Türkiye’yi hatırlatmış olmalı ki “90’lara geri mi dönüyoruz?” herkesin kafasındaki bir soru haline geldi. Bu dillerden düşmeyen sorunun doğası gereği doksanlı yılların çok da iyi geçmediğini anlamak kolay. Bu soruyu ilk kim sordu bilemiyoruz ama 90’lı yıllarla olan siyasi benzerlik insanları bu soruyu daha çok sormaya ittiği ve bu soruyu siyasetin en çok yapıldığı yerlere yani kahvehanelere, sokaklara, haberlere ve misafir sohbetlerine taşıdığı bir gerçek.
Öncelikle belirtmeliyim ki 2015 yılı sadece Türk siyaseti için değil aynı zamanda başka ülkeler için de geçmişe bir dönüş oldu. Siyaseti bir kenara bıraktığımızda bile 90’lı yılların izini her yerde görmek mümkün. O yılların meşhur bilimkurgu filmi Jurassic Park tıpkı o yıllarda olduğu gibi 2015 yılında da yeni filmiyle en çok izlenenler listesinde. Yine aynı yıllarda Bush ve Clinton başkanlık yarışındayken bu iki aile 2015 yılında farklı isimlerle başkanlık yarışında. Lafın kısası 90’lı yılların tekrarı bize özgü değil. Fakat Türkiye söz konusu olduğunda siyasi boşluk ve terör olayları Amerika’ya kıyasla daha kanlı ve düşündürücü oluyor.
Türkiye, 90’lı yılları hükümet boşluğu, anlaşamayan liderler, koalisyon hükümeti çıkmazı, mafya, derin devlet, faili meçhul cinayetler, OHAL ve daha birçoğu ile hatırlıyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu da bu benzerliğin farkına varmış ki AKP’nin 5. Olağan Kongresi’nde bu konuyu açıyor. Davutoğlu’na göre PKK’ya karşı yapılan operasyonları 90’lı yıllarla karşılaştırmak hiç de doğru değil çünkü “O dönemde faili meçhuller vardı, kendi anadilinde ağıt yakamayanlar vardı”. Başbakan bir konuda çok haklı. AKP 90’lı yıllarda oluşan, halk ile hükümet arasındaki güven boşluğunu doldurdu; aynı zamanda daha istikrarlı bir hükümet ve ekonomi ile o yıllara bir sünger çekti. AKP’nin 2002 sonrası Türk siyasetine yaptığı olumlu katkı inkâr edilemez. Yine de tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi bir şey unutuluyor; bu curcuna içinde kalmış, hayatlarını sürdürmeye çalışan halk…
Independent’ın Tunceli’de yaptığı bir haber aslında durumu özetliyor. Tunceli halkı için PKK ile ateşkes sonrası, yani 2013 itibari ile, bir şeyler düzelmeye başlamış. Bu iki kısa yıl içinde daha önce evlerinden kaçmak zorunda kalanların birçoğu evlerine geri dönmeye başlamış, acaba köyüm yanacak mı korkusu olmadan uyuyabilmişler, uzaktaki yerlere yolumuz kesilir mi korkusu olmadan rahatça gidebilmişler, hava kararmadan değil istedikleri saatte evlerine dönebilmişler. İnanması güç ama bu iki kısa yıl hayatlarının normale dönmesi için yeterli olmuş.
Bu noktada yaşadığımız zamanın ne kadar karışık bir denklem olduğunun farkına varmak önemli. Başından beri konuştuğumuz 90’lara dönmek diskuru sadece devlet ve PKK ile alakalı değil. İçinde ekonomi, yerel liderler, dış kuvvetler ve en önemlisi halk var. Hem 90’larda hem de bugünlerde değişmeyen tek şey ise yine en çok zararı halkın görmüş olması. Diyarbakır’da, özellikle Lice’de, terör olayları artmadan önce halk kepenk kapatmak zorunda değildi. Güçlenen bir inşaat sektörünün varlığı yeni iş alanlarının açılmasını sağlamıştı. Yöre halkı için şimdi hayat “iki adım ileri bir adım geri”den ibaret. Bu sorunların üstüne katılabilecek başka sorunlar da var tabii. Suriyeli mülteciler ve Türk lirasının değer kaybetmesinin tarım ve hayvancılığa verdiği zarar yine en çok onları etkiliyor.
Yine aynı haberde bir belediye çalışanının sözleri halkın ne istediğini dile getiriyor; “On yıl önce barış mı yoksa savaş mı istediğimizi bilmiyorduk. Bugün insanlar barıştan başka hiçbir şey istemiyor”. Anlaşılıyor ki sorunları saymakla bitiremeyeceğiz. Aslında sorunun çözümü sadece barış istiyoruz diyecek kadar kolay. İnsanlar savaş istemiyor, ölmek istemiyor, evlerinden ayrılmak, köylerini terk etmek istemiyorlar… 90’ların ve günümüzün en çok zarar görenleri sadece barış istiyor.

Özlem Tunçel


AÇMÖF Cinsel Tacize Karşı Ses Çıkarıyor!

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak Kasım ayında BÜKAK ve CİTOK tarafından organize edilen “Cinsel Tacize Karşı Farkındalık Ayı” kapsamında Cinsel Tacize Karşı Ses Çıkar! etkinliğini destekliyoruz.

Biz de Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyeleri Hakan Yılmaz, Zeynep Gambetti, Mine Eder ve BuGusto’yu cinsel tacize karşı ses çıkarmaya davet ediyoruz.

Türkiye Soma işçileri için yas tutuyor..|Turkey mourning for Soma workers..

This slideshow requires JavaScript.

13 Mayıs 2014, Salı, saat 15.00’da Türkiye’nin Manisa ilinin Soma ilçesindeki maden ocağında çıkan yangın nedeniyle yaklaşık 700 maden işçisi madende mahsur kaldı. Havalandırma ve taşıma sisteminin arızalanması ve yangın sonucunda çıkan karbonmonoksit gazının madenin derinliklerine yayılmasıyla 300’e yakın işçi zehirlenerek hayatını kaybetti. Yetkililer yangının nedeni belli olmayan bir sebeple başlamış olma ihtimalinden söz ederken şirket sahibi de taşeronlaşma iddialarını yalanlamaktadır. Türkiye’de iş güvenliğini tartışmak ve büyük şirketleri protesto etmek dahi hükümete muhalif olup milli iradeye karşı gelmek olarak algılanıyor. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı TEPAV’ın hazırladığı ‘Madenlerde Yaşanan İş Kazaları ve Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme’ raporundan çıkan sonuçlara göre aynı kömürü çıkarmak için ABD’de 1, Çin’de 64, Türkiye’de ise 361 kişi ölüyor.

In 13 May 2014, Tuesday, at 15.00, approximately 700 mine workers were trapped in Soma Coal due to a fire which is located in Soma district, Manisa city, Turkey. Since the ventilation and elevator system has broken and since the carbon monoxide gas emerged in fire has spreaded to the deep sides of the mine, approximately 300 mine workers have lost their lifes by poisoning. While the state officers were implying that the reason for fire would be uncertain causes, the owners of the coal mine are denying the claims such sub-contraction. In Turkey, even to discuss the safety of workers and protesting the big companies in this regard are understood as an opposition to the AKP government and to the national will. According to results which are appeared in a report ‘An Evaluation over the Job Accidents in Mines and their Results’ that was prepared by TEPAV, in order to extract the same coal, in USA 1 worker, in China 64 workers and in Turkey 361 workers are dying.

#BerkinElvanÖlümsüzdür!|Berkin Elvan is our honour and he is immortal!


14 yaşındaki Berkin Elvan, 16 Haziran’da Taksim’de Gezi Parkı protestoları yaşanırken Okmeydanı’nda bir polis tarafından ateşlenen biber gazı bombasının basına isabet etmesiyle yaralandı. O, bizzat hükümet tarafından yönlendirilen polis kuvvetlerinin acımasız saldırılarında yaralanan binlerce insandan biriydi. Oysaki Berkin Elvan protestolara katılmamış, yaralandığında yalnızca ekmek almak için sokağa çıkmıştı. 269 gündür komada yaşam mücadelesi veren Berkin’in durumu gittikçe ağırlaşıyordu. 16 kiloya düşmüş olan Berkin’in bu sabah 07.00’da öldüğü bildirildi. Berkin’in ölmesiyle 2013’te Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan hükümet karşıtı gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısı 8’e ulaştı. Taksim yayalaştırma projesi kapsamında Gezi Parkı’nın yıkılmasına karşı başlatılan çevreci protestolar polis şiddeti karşısında hükümet karşıtı gösterilere evrilmiş ve tüm ülkeye yayılmıştı. Gezi Parkı’nda hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz: Mehmet Ayvalıtaş, Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük ve Abdullah Cömert, huzur içinde uyuyun!

14-year-old ‪Berkin Elvan was struck on the head by a tear-gas canister fired by police on June 16th in the Istanbul district of Okmeydanı during the Gezi Park mass demonstrations. He was one of thousands of people hurt due to the brutal attacks of police force executed by the directives of government itself. The boy was not a protestor; instead he was on his way to buy bread when he was wounded. He was in a coma trying to survive fighting infections and high fever for 269 days. He was 16 kg (35lb) when he died today, at 07.00 am. His death is the eighth linked to last year’s mass anti-government protests, which began in Gezi Park, Istanbul, and then spread across Turkey. The protesters were initially angered by plans to raze Gezi Park and redevelop it, but the police crackdown galvanized anti-government demonstrators in several cities. This is to commemorate 8 Gezi Park victims: Rest in peace Mehmet Ayvalıtaş, Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük, and Abdullah Cömert!

Gündem Yazısı: Tebrikler, Nur Topu Gibi Bir İfade Özgürlüğünüz Oldu! – Deniz Özbaş


<Bu yazı Nisan 2013’te yazılmıştır.>

Yüzyıllardır düşünerek var olmuş bir tür insanoğlu (“homo sapiens sapiens”). Sadece düşünmekle kalmamış tabii yıllardır; söylemiş, çizmiş, yazmış bir de… Yeri gelmiş bu söylediklerinin, çizdiklerinin, yazdıklarının; kısacası düşüncesinin ürünü olanları ifade etmesinin cezasını çekmiş; mahkum edilmiş, idama çarptırılmış… Sonra uzun yıllar boyunca adım adım ilerlenmiş ve sonunda “Bu bir özgürlüktür, engellenemez!” denmiş, insanoğlunun düşünce ve ifade özgürlüğü hukuki ve resmi belgeler ile korunma altına alınmış. Peki “-mış” lı geçmiş zamanda birkaç cümleyle “masallaştırdığımız” bu sürecin aslı nasıl idi? Bugün insanoğlunun en ufak bir taviz bile vermek istemediği; ancak bazı yerlerde daha da sık  birlikte aslında dünyanın her yerinde zorunlu tavizlerin sık sık yaşandığı ifade özgürlüğü dediğimiz “şey” bugünlere nasıl geldi?


Antik Yunan, başka birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da iyi bir başlangıç noktası olacaktır. İfade özgürlüğüne ilk elle tutulur gönderme M.Ö 400lü yıllarda zamanının çok ilerisinde olan ünlü filozof Sokrates tarafından “Size ne yapacağınızı söyleyebilirler, ama ne düşüneceğinizi asla.” ifadesi ile yapılır.  Ona göre özgür düşüncenin engellenmesi mümkün değildir. Bu bağlamda kendisi de kendi “özgür düşünce”sinin ürünlerini Atina halkından -ve aslında öğrencisi Platon sayesinde de kendinden sonraki onlarca kuşaktan da- idam için yargılanırken dahi esirgemez. Kendini “Tanrı’nın yavaş olan ve dürtülmesi gereken bir atı andıran devletin başına sardığı bir at sineği” olarak nitelendiren filozof “Ayrılık vakti geldi çattı. Ben kendi yoluma gidiyorum, siz kendi yolunuza. Ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyidir, ancak tanrı bilir…” sözleriyle savunmasını bitirir ve bir sahne kapanır. Artık o insanlık tarihinde düşünceleri nedeniyle öldürülen ilk insandır. Ancak bugün emin olduğumuz bir şey var ki o da; Sokrates’in düşüncelerinin o panzehir ile yok olmadığı, etkisini yitirmediğidir.

Antik Yunan’dan adım adım ilerlediğimizde bir sonraki önemli durağımız “Magna Carta Libertatum” yani Büyük Özgürlük Fermanı oluyor. Aslında bir hayli ilerlememiz gerekiyor çünkü yıllardan 1215. İngiltere Kralı John ile baronları arasında imzalanan ve Kral’ın sonsuz yetkilerinin sınırlandığı bu metin aslında İngiliz halkına çok geniş tabanlı bir özgürlük tanımamış olsa da özgürlük hareketlerinin önemli bir adımı olarak İngiliz tarihinin bir köşe taşı olur. Ayrıca –birazdan da değineceğim- 1689 tarihli “Bill of Rights” yani İnsan Hakları Beyannamesi’ne de önayak olması açısından oldukça önemli bir adımdır.

b     Büyük Özgürlük Fermanı’nı ardımızda bırakıp bu sefer çok değil, sadece bir 400 yıl ileri gittiğimizde Galileo Galilei ile karşılaşırız. İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozof Galileo Galilei, Aydınlanma Çağının kıpırtılarının yeni yeni başladığı 1600ler Avrupası’nda düşünce ve ifade özgürlüğünün Katolik Kilisesi ile çatışmasının baş aktörü olur. 16. yüzyılda Copernicus  tarafından oluşturulan güneş merkezli evren kuramını  ve bu doğrultuda dünyanın güneş etrafında döndüğünü destekleyen bilim adamı, adeta bilim ile din arasında sıkışıp kalır. Engizisyon mahkemesinde “şiddetli din karşıtlığı kuşkusu” gerekçesi ile yargılanan Galileo, ne yazık ki dogmatik kilise diktasına yenilir ve Kopernik kuramını reddederek cezadan kurtulur. Galileo mahkemenin huzurundan ayrılırken gerçekten “eppur si muove” (ama dünya yine de dönüyor) diye fısıldadı mı fısıldamadı mı bilinmez ama insanlar buna inanmak istiyor olacak ki “eppur si muove”  yankılarını günümüze kadar ulaştırır.

     Galileo’nun tam anlamıyla amacına ulaşamayan cesur adımları yerini zamanla  cesur bir şairin kalemine bırakır: Jonh Milton. 1644 yılıdır,  Milton “Areopagitica” adlı eserinde kitap basmak için Parlamento’dan izin alınması zorunluluğunu (imprimatur)  “Bana tüm özgürlüklerin üstünde vicdanıma uygun şekilde tartışma, bunu ifade etmek ve bilmek özgürlüğünü verin.” sözleriyle eleştirir. Bir bakıma bu, ifade özgürlüğü talebinin gün yüzüne ilk çıkışıdır. 

     1689 yılında yine İngiltere’de yayımlanan İnsan Hakları Beyannamesi (yukarıda Büyük Özgürlük Fermanı’nın bu bildirgeye önayak olduğunu belirtmiştim), “Konuşma özgürlüğü vardır; parlamentodaki tartışmalar ve görüşmeler, parlamentodan başka hiçbir yerde ya da mahkemede suçlama ya da soruşturma konusu yapılmamalıdır.” kararı ile ifade hürriyetinin hukuksal olarak ortaya çıktığı ilk belgedir.

     Ayrıca, denilebilir ki ifade hürriyeti, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da hüküm süren Aydınlanma Çağı’nın belli başlı konularından biridir. John Locke, “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı eserinde “Herkesin ruhu kendine aittir, kendi haline bırakılmalıdır.” sözleri ile ifade özgürlüğü konusunda fikrini ortaya koyar ve bu yolla devlet ve kiliseden bu konuda hoşgörü talep eder. Bir diğer Aydınlanma Çağı filozofu François Marie Arouet, herkesçe bilinen mahlası ile Voltaire’ın 1770 yılında Riche adlı birine yazdığı bir mektupta “Monsieur l’abbé, yazdıklarınızdan nefret ediyorum ancak yazmayı sürdürmenizin mümkün olması için canımı bile veririm.” ifadesinin bulunduğu söylenir.

Aydınlanma Çağı’nı geride bırakıp 19. yüzyıla ulaştığımızda İngiliz filozof ve iktisatçı John Stuart Mill’in “Hürriyet Üzerine” adlı eserinde “…herhangi bir düşünce susmaya mahkum edilse bile; bu düşünce, bizim kesin olarak bilebileceğimiz şeylere rağmen, doğru olabilir. Bunu kabul etmemek yanılmaz olduğumuzu zannetmektir.” satırları ile karşılaşırız. Yine 19. yüzyılda yaşamış İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 yılında yayımlanan “Türlerin Kökeni Üzerine” isimli kitabında doğal seçilim teorisini ortaya atarak bu konuda geniş çaplı tartışmalara neden olur. Özellikle bu teoriyi yerden yere vuran “dindar tutucu”  kesime karşı bazı bilim adamları Darwin’i destekler. Bu destek Darwin’in öğretilerinin ve eserinin Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bazı ülkelerde belli bir süre öğretilmemesine ve sansürlenmesine engel olamamış olsa da, şu an “homo sapiens sapiens” ifadesinin yer aldığı bir yazı okuyor olmanız ifade hürriyetinin galibiyetinin bir sonucu olarak görülebilir.

20. yüzyıl Amerika’sına baktığımızda ise, yıllardan 1918’dir ve  ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Oliver Wendell Holmes açık ve mevcut bir tehlikenin ifade özgürlüğünü sınırlayabileceği hakkındaki şu sözleri ile çıkar karşımıza:  “Konuşma özgürlüğünün en sıkı şekilde korunması bile, kalabalık bir tiyatro salonunda ‘yangın var’ diye bağıran ve paniğe yol açan bir adamın korunmasını sağlamayacaktır.” Bunun yanında, 1929 yılında Özgür düşünce ilkesi bizimle aynı fikirde olanlar için değil, nefret ettiğimiz düşünceler içindir.” ifadesi ile ABD Anayasası’nın en temel ilkesini ortaya koyar.

Büyük bir adım olarak düşünebileceğimiz bir başka gelişme ise 1948 yılında gerçekleşir. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Komisyonunca hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde düşünce ve anlatma özgürlüğüne açıkça ve kesin bir şekilde yer verilir.


Yine 20. yüzyılın önemli isimlerinden dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar Noam Chomsky, Rızanın İmalatı adlı kitapta Eğer nefret ettiğimiz insanların da ifade özgürlüğü olması gerektiğine inanmıyorsak ifade özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir. “ der. Ünlü düşünür, geçtiğimiz aylarda- Ocak 2013’te-  Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda “Türkiye ve Oluşan Dünya Düzeni” başlıklı bir konuşma yapar ve Türkiye’de gözaltındaki gazeteci sayısının askeri rejimden bu yana görülmedik boyutlara ulaşmış durumda olduğuna dikkat çeker. Chomsky, konuşmasında ayrıca şu sözlere yer verir: “Türkiye önce kendi evinin içini temiz tutmak zorunda. Ancak burada doğrudan ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler işin tek yönü değil. Düşüncenin kendisini kısıtlama çabaları aslında son derece karmaşık propaganda sistemleri tarafından yapılan bir şey özgür toplumlarda. Bunun amacı kitlelerin seyirciye indirgenmesi, her şeye rıza göstermelerinin sağlanması.”  

     Bu şekilde MÖ 400lü yıllardan başlanıp iki ay öncesine ulaşılır. Aslında, bu süreçte ve sonrasında, zaman zaman ifade hürriyetini destekleyici bazen ise  gerekliliklerinin tam tersi nitelik taşıyan birçok adım atılır ve birçok olay yaşanır; fakat, -tahmin edilebileceği gibi- burada hepsine yer vermek pek mümkün değildir. Bu noktada, bugün ifade özgürlüğü diye bahsettiğimiz kavram, ana hatlarıyla bu şekilde doğar, büyür diyebiliriz. Şu sıralar ise kendileri iyi kötü hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Sonsuz olması dileğiyle…


Sokrates’in Savunması- Plato

John L. Heilbron- Galileo; Oxford University Press

Zoller, Elizabeth (2009). Freedom of Expression: Precious Right in Europe, Sacred Right in

The United Stat.s, Indiana Law Journal

John Stuart Mill (2000). Özgürlük Üstüne, İkinci Baskı, , İstanbul: Belge Yayınları, s. 33, 34.

Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media, 1992