BATI’NIN RUSYA İLE İLİŞKİLERİNDE EN CİDDİ HATALARI

Batı, Rusya ile ilişkilerinde, George W. Bush’un Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini savunmasından kaynaklanan, Kırım ile birleşmesine gösterdiği tepki de dahil, ciddi hatalar yaptı. Önde gelen Alman politikacılarına göre bu, Rusya Karadeniz Donanması’nın NATO bölgesinde konuşlanması demektir.

Alman politikacı ve Sol Partisi (Die Linke) Milletvekili Gregor Gysi’nin Alman gazetesi Die Welt’e verdiği röportaja göre, Avrupa’da yeni bir güvenlik mimarisi ihtiyacı var.

“Fakat Avrupa’da ne barış ne de güvenlik olmadıkça, böyle bir sistem “Rusya olmadan ya da Rusya’ya karşı” getirilemez.”

Ayrıca, politikacının açıklamasına göre, ABD ve Avrupa, çıkarlarını ısrarla görmezden gelerek Rusya ile ilişkilerinde ciddi hatalar yaptı.

Örnek olarak; Gysi Batı’nın Yugoslavya’ya yaptığı saldırıyı ve Irak’a yapılan müdahaleyi hatırlatıyor.

“Batı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çözüm önerisi olmadan Sırbistan’a saldırdığında, Moskova sonuçları çizdi: Kanunu çiğnerseniz, bu kanun bizim için geçerliliğini yitirecektir.” 

Diğer bir örnek ise Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze atılması:

“Rusya’nın kendini Kolombiya’dan koruma bahanesiyle Meksika’ya füze attığını düşünün. Amerikalılar buna inanır mıydı?”

Gysi açıklamasına şöyle devam ediyor, “aynı şekilde Ruslar da ABD’nin Doğu Avrupa’ya attığı füzelerin açıklamasına inanmıyor.”

Gysi; tüm bu olanların, Rusya’nın Kırım ile birleşmesi ve batılı misilleme önlemleri açısından, George W. Bush’un Ukrayna’nın NATO üyeliğini savunmasına kadar uzandığını belirtiyor.

“Bu durum, Rusya Karadeniz Donanması’nın NATO bölgesinde konuşlanması anlamına gelirdi ve Başkan Putin’in cevabı Yarımada ile birleşmek oldu.”

Rusya’nın bu hareketini “uluslararası hukuk ihlali” olarak kınasa bile, Gysi hiçbir zaman batılı anti-Rus yaptırımlarının Rus ekonomisine verdiğinden daha çok Avrupa ekonomisine zarar veren bir hata olduğunu söylemedi.

Üstelik Rusya’nın Asya ve Latin Amerika’da alternatif bir market arayışı içinde olduğunu ekledi. Ve eğer başarılı olursa, Moskova’nın Avrupa’ya ihtiyacı azımsanmayacak kadar azalacaktır.

“Şimdiden görüyoruz ki Putin, yaptırımlara cevap olarak, Avrupa’yı zayıflatmak için her şeyi yapıyor. Recep Tayyip Erdoğan’la uzlaşma sağladı ve bu yolda devam edecek. Bunun sonuçlarının ne olacağını ancak daha sonra söyleyebilirsin.”

Gysi; AB’nin diplomatik adımlar atmak gibi diğer önlemlere başvurabileceğini yeniden belirtti. Kosova’nın topraklarını yasadışı olarak ilhak ettikten sonra Rusya’nın herhangi bir Batı karşıtı yaptırıma girişmediğini de ekledi.

Suriye’deki gelişmeler hakkında politikacı, Barrack Obama’nın en büyük hatasının Putin’e Rusya’nın bölgesel bir güç olduğunu söylemek olduğunu vurguladı.

Başkan Putin’in “kaplan gibi mücadele eden” bir kişilikte olduğunu ve böyle birine böyle bir şeyi söylemek için yanlış alanda bulunduğunu açıkladı.

Ek olarak ona göre, “Putin ve Obama arasında hiçbir kimya yok.” Bunun sonucunda “Putin Suriye’de Amerikalılara Rusya’nın bir dünya gücü olduğunu gösterdi.”

Fakat eğer büyük güçler Suriye’de barış isterlerse, anahtar ülkelerin çıkarlarını göz önünde bulundurmaları gerektiğini ekledi: ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Rusya.

“Rusya ve ABD bir anlaşmaya varmalı, aksi takdirde hiç kimse kazanamaz.”

Politikacı ayrıca AB’yi de şu sözlerle eleştirdi: “Şu anda bu durum “ne demokratik ne de sosyal açıdan adildir.” “Bürokratiktir ve şeffaf değildir.””

“ABD ile olan Serbest Ticaret Anlaşması’nı nasıl tartıştıklarına bir bakın. Sanki gizli görüşmeler yapıyorlar!”

Yine de AB, üye ülkeleri arasında savaş çıkmamasıyla büyük bir başarı sağlayarak büyük takdir kazandı.

“AB çökerse, devletler arasındaki eski çatışmalar er ya da geç alevlenecek ve belki bir gün yeni savaşları tetikleyecektir. İşte bu yüzden AB’yi korumalıyız.”

Kaynak: https://sputniknews.com/politics/20160829/1044733785/us-europe-mistakes-russia.html

 

Rumeysa Aydemir

Understanding Brexit: Causes Rather Than Rumours

Understanding Brexit: Causes Rather Than Rumours

Since the referendum of Brexit, lots of rumours have emerged. Since the people of the Britain voted for “Leave”, agenda has been occupied with the scenarios that intended to answer the question “What’s next?”. At this point, in order to understand Brexit better, we need to focus on the mainsprings that caused Brexit, rather than the scenarios whose precisions cannot be tested. While focusing on this causality, simplification is important in this hot debate because as Karl Marx said: “Formulation of a question is its solution.”

United Kingdom has joined to European Community whose roots are from the Treaty of Rome in 1957. It is beneficial to note that, in 1975, a European Community referendum has been made.  The result of the referendum which was in the era of Labour Prime Minister Harold Wilson, was 66% “Yes” for remaining in the European Community.  In 1993, UK was one of the EU members that signed Maastricht Treaty, and one of the most powerful economies within the EU countries in the beginning of the 21st century. Because of this, UK is an attractive country for immigration. In addition to its economic conditions, easier standards on work and residence permit, made UK is one of the top destination countries for immigrants in the EU. This magnet effect, on the other hand, has created a xenophobia. We can list two driving forces as a consequence of xenophobia that have led UK to Brexit.

  • After the collapse of the Soviet Union, EU’s expansion policy to the Eastern Europe in the 21st century
  • After the 2008 financial crisis, drawbacks about European “Union” due to lack of fiscal discipline

Firstly, EU has fronted to Eastern Europe as a consequence of its expansion policy in the early 2000’s. One of the top destinations of the Eastern European countries that switched to better conditions, was UK. When we observe the demographic situation before the Brexit, Poles have the highest population strictly so far as a foreign born people living in the UK. By the 2015, proportion of foreign born population / total population was 12%. (Commonwealth citizens are included as foreign born people.) As it can be seen in the table, there are hundreds of thousands of people from Eastern Europe in the UK and, EU’s expansion policy is the mainspring of this situation.

Another data is about percentage of people in Britain perceive the immigration issue as a ‘problem’. Research findings show that in 2015, 45% percent of the Brits identified ‘immigration/race relations’ as a top issue facing the country, 77% percent of Brits today believe that immigration levels into the country should be reduced.

In short, it can be concluded that mainspring which triggered Brexit and caused a reaction against the idea of European “Union” in Britain, is xenophobia. Beside, 2008 financial crisis and Greece’s situation, caused serious drawbacks in Britain about the European Union in terms of cost/benefit of remaining as a member state of the EU. Although immigration issue is a mainspring, today’s hot debate on Brexit is based on the future of the British economy. At this point, for cabinet of the UK, there are two options on the table in terms of economic relations with EU: hard or soft Brexit. Although these two terms are popular in today’s Brexit ‘rumours’, the only decision maker on this issue is not just the cabinet of the UK, the opinion of the EU is also important.

Furkan Demirbaş

 

AVUSTURYA’DA İSLAMOFOBİNİN YÜKSELİŞİ

AVUSTURYA’DA İSLAMOFOBİNİN YÜKSELİŞİ

2016 cumhurbaşkanlığı seçimleri Avusturya’da bir yıla yakın süredir devam ediyor. İlk turda aşırı sağcı- popülist FPÖ’nün(Avusturya Özgürlük Partisi) adayı Norbert Hofer’in öne çıkması gözleri Avusturya’ya çevirmişti. Haziran ayında yapılan 2. turda ise Yeşiller Partisi’nin desteklediği Bağımsız aday Alexander Van der Bellen 30 bin oy farkla seçimi kazanmıştı. Ancak FPÖ mektupla kullanılan oyların sayımında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve Mahkeme seçimi iptal ederek 2 Ekim’e erteledi. 2 Ekim’de yapılacak olan seçim başkentin aldığı kararla 4 Aralık’a ertelendi. Seçimin bu kadar uzun bir zamana yayılması, Aşırı sağcı Hofer’in oyların büyük bir bölümünü alması ve nicelik olarak önemli bir seçmen kitlesine hitap ediyor olması seçmenin neden radikal bir şekilde aşırı sağa ilgi gösterdiği sorusunu akıllara getirdi. Son yıllarda artan göç ve bunun neden olduğu yabancı karşıtlığı, FPÖ’nün aslında uzun yılardır siyasi arenada dile getirdiği ancak halk tabanında pek de karşılık bulamayan söylemlerini ön plana çıkardı. Artan göç ve yabancı karşıtlığının temelinde ise 21. Yüzyılın başlarından itibaren artarak belirgin hale gelen İslamofobi var. Müslüman vatandaşları için uyguladığı politikalarla birçok ülkeye örnek olan Avusturya’da İslamofobi özellikle son 10 yılda hızlı bir şekilde arttı.

Avusturya’nın tarih boyunca geçirdiği dönemlere bakıldığında ülkenin Müslümanlarla ve İslam kültürüyle uzun yıllar önce tanıştığı söylenebilir. Özellikle 17. yüzyıl bu “tanışma sürecinin” önemli bir noktası olarak Avusturyalıların kolektif hafızasında yer edinmiş durumdadır. 1683 yılında Osmanlı İmparatorluğu Viyana’yı kuşattığında, Avusturya bu kuşatmaya karşı koymuş ve İslam’ın Avrupa’nın içine girmesini engellemişti. Kendini Habsburg Hanedanı’nın halefi olarak gören Republik Österreich bu karşı koyuşu İslam’a karşı tarihi bir zafer olarak nitelendirmektedir. Ancak 1683 yılındaki bu zafer yalnızca Müslümanlarla karşılaşma ya da daha geniş olarak İslam kültürünü tanıma ile sınırlı kalmıştı. Habsburg Hanedanı 1908 yılında Bosna Hersek’i ilhak edince ülkenin geniş nüfusuna Müslüman halk da dâhil oldu. 1912’de ise Müslümanlar resmi olarak ülkenin dini zümrelerinden biri kabul edildi. Müslümanların kitlesel bir şekilde Avusturya’nın nüfusuna dâhil olması 20. Yüzyılın ilerleyen dönemlerinde artarak devam etti. 1970’lerde Türkiye’den Avusturya’ya yoğun bir işçi göçü yaşandı. Müslüman nüfusun artmasıyla kamusal alandaki düzenlemeler de zaruri hale geldi. 1979 yılında Avusturya İslam Cemaati(Islamische Glaubensgemeinschaft in Österreich) kuruldu ve böylece Müslümanlar kamusal hukuk çerçevesinde bir statü kazanmış oldu. Bu statü sayesinde Müslümanlar dini sembolleri kamusal alanda kullanmak gibi önemli kazanımlar elde ettiler.

İslamofobi, diğer Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında Avusturya’da çok daha yeni bir olgu. Avusturya vatandaşları için İslami radikalizm sadece yurtdışında görülen bir durumdu; çünkü ülkedeki Müslümanların çoğu radikal İslamcılık’a açık bir şekilde sempati duymuyordu. Müslümanların ve diğer Avusturya vatandaşlarının birbirlerine karşı hoşgörüsü Müslümanların popülist politikacıların hedefi haline gelmesini de engellemişti. Öte yandan Avusturya’nın Müslüman vatandaşları için uyguladığı politikalar birçok ülke için örnek teşkil ediyordu. Zaman zaman Avusturya’da da Müslüman karşıtı şiddetin yükseldiği durumlar görüldü; ancak bu durum çok kısa sürüyor ve yalnızca azınlık bir grup tarafından dile getiriliyordu. Ne yazık ki Avusturya’da da 21.yüzyılın ilk yıllarından itibaren ipler gerilmeye başladı. Ocak 2003’te Avusturya İslam Cemaati başkanı Anas Schakfer, diğer Avusturya vatandaşlarının Müslümanlara karşı artan muhalefetiyle ilgili endişelerini dile getirdi. Müslümanlar ve diğer Avusturyalılar arasındaki ilişkilerde ilk radikal değişim 2004 yılının sonbaharında gerçekleşti. News adlı haftalık mecmua, Viyana’daki iki Müslüman okulun kullandığı kitabın Müslümanların çevrelerinde yaşayan gayrimüslimlerden nefret etmelerine neden olduğunu yazdı. Bu olaya kadar Avusturyalılar İslamcılığı yalnızca medya aracılığıyla yurtdışında yaşananlardan öğrenmişlerdi. Çünkü o zamana kadar medya organlarında ülkedeki Müslümanların sosyal yaşamlarıyla ilgili düzenli ve dikkate değer haberler yapılmıyordu. O yıl gerilimin tırmanmasına neden olan bir diğer durum ise FPÖ’nün Viyana Belediye Başkanlığı seçimlerinde “Pummerin statt Muezzin*( Müezzin yerine Pummerin)” sloganını kullanmasıydı. Bundan sonra Katolik nüfusun keskin bir şekilde Müslümanlara tavır aldığı görüldü. Aslında 2005’ten önce toplumun büyük bir bölümü İslam’ı tehdit unsuru olarak görmüyordu ve ülkedeki popülist politikacıların söylemleri yalnızca Müslümanları değil, bütün yabancıları hedef alıyordu.

2006 yılına gelindiğinde medyada Müslümanlardan daha fazla söz edilmeye başlandı ve 2007 yılında İslam ile ilgili günlük haberler sıklıkla yapılır oldu. Medyada Müslüman vatandaşlarla ilgili sürekli yapılan bu haberler bir süre sonra ülkede İslamcılık korkusunun büyümesine neden oldu. Bu haberler yapılırken İslam ve İslamcılık arasındaki büyük farklar göz ardı edildiği için insanlarda genel olarak “ sosyal meseleler Müslümanların davranışlarında rol oynamıyor, bütün Müslümanlar tehlikeli ve terörizme meyilli” algısı oluştu. Klaus Hödl’e göre Avusturya vatandaşlarının asıl korkusu yerel Müslüman halkla ilgili değil, Türkiye’nin AB’ye girme çabalarıyla ilgiliydi. Çünkü Türkiye’nin AB’ye girmesiyle Avrupa’nın Müslüman nüfusu birdenbire artacak ve İslam kültürü Avrupa ülkelerini derin bir şekilde etkileyecekti.

Medyanın getirdiği akımla birlikte halk tabanında İslamofobi artarken siyasi kanatta da bazı gerilimler yaşanıyordu. Avusturya İçişleri Bakanı Liese Prokop 2005 baharında başörtüsü takan öğretmenlerle ilgili “sorunu” olduğunu ve ülkesinin zorla evlendirme, töre cinayeti konularla mücadele etmesi gerektiğini söyledi. Prokop’a kendi partisi olan muhafazakâr ÖVP de dâhil olmak üzere ülkedeki bütün partiler tepki gösterdi. Ancak bu tepki uzun sürmedi; çünkü tam da o dönemde Berlin’de işlenen bir töre cinayeti Avusturya medyasında geniş yankı uyandırdı. Aşırı sağcı partiler de bu durumu çok iyi şekilde kendi lehlerinde kullandılar. Jörg Haider öncülüğündeki FPÖ, onun 2008 yılındaki ölümüne kadar İslamofobik söylemlerini zaten sert bir şekilde dile getiriyordu. Haider’in ölümünden sonra ise durum değişmedi. Özellikle son beş yıldaki göç dalgası İslamofobik söylemlerin sesinin daha da yükselmesine neden oldu. 2016 seçimlerinde de en önemli gündem maddesi göçmen kriziydi. 2015 yılında Avusturya’ya 90 bin kişi iltica başvurusunda bulunmuştu ve bu durum FPÖ’nün adayı Hofer’e olan sempatiyi artırmıştı.  Parti’nin genel başkanı Heinz-Christian Strache yakın zamanda Euronews’a verdiği röportajda şunları söyledi: “…Ancak her şeyin ötesinde Avrupa, Yahudi ve Hristiyan değerlere bağlı kalarak yaşamalı. Bu değerler korunmalı ve gelecek nesiller için güvence altına alınmalı”.

Sonuç olarak, Avusturya’da 21. yüzyılın ilk yıllarından beri artarak devam eden İslamofobi ülkedeki Müslümanlar için gerçekten endişe verici. 2010 yılındaki verilere göre Avusturya’da 500 bin Müslüman yaşıyordu ve çoğunluğu Türkiye’den veya Bosna Hersek’ten olan Müslümanlar ülke nüfusunun %4.5’ini oluşturuyordu. Yine 2010 yılının Nisan ayında yapılan ankete göre, Avusturyalıların %50’den fazlası İslam’a korkuyla yaklaşıyor ve %71’i İslam’ın demokrasi, özgürlük ve hoşgörü gibi değerlere uyumlu olmadığını düşünüyordu. Asıl endişe verici olan durum ise bu düşüncelerin yalnızca birkaç insanı etkileyen bir durum değil, toplumu karakterize eden bir durum olması. Avusturya vatandaşlarının bu konuyla ilgili fikirlerinin güncel olarak nasıl olduğunu 4 Aralık’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde göreceğiz. Norbert Hofer’in seçimi kazanmış olması durumunda Avusturya’nın toplumsal olarak nasıl şekilleneceği büyük bir merak konusu. Seçimleri takip eden uzmanların Hofer’in olası bir zaferinin toplumu kutuplaştıracağı yönündeki açıklamalarına rağmen, seçim sonucu ne olursa olsun tüm Avusturya vatandaşlarının yeniden birbirlerine karşı hoşgörülü olmaya başlayacağı hala taze tutulan bir umut.

REFERANSLAR 

Adler, K. (n.d.). Avrupa’da aşırı sağ gerçekten yükseliyor mu? Retrieved October 19, 2016, from http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160428_avrupa_asiri_sag

E. (2016). Avusturya: Aşırı sağın yükselişi. Retrieved October 19, 2016, from http://tr.euronews.com/2016/09/23/avusturya-asiri-sagin-yukselisi

Klaus Hödl(2010) Islamophia in Austria: The Recent Emergence of Anti-Muslim Sentiments in the Country, Journal of Muslim Minority Affairs, 30:4, 443-456

Türkçe, B. (n.d.). Avusturya Cumhurbaşkanlığı seçimi: Aşırı sağ ve Yeşiller başa baş. Retrieved October 19, 2016, from http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160522_avusturya_secimler

Selen Duruşkan tarafından hazırlandı.

Nilüfer Belediyesi Saha Çalışması Ön Raporu Yayınlandı!

Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak 2015-2016 döneminde çalışma alanımızı yerel yönetimler olarak belirlemiştik. Çalışmamızın Türkiye ayağı olan Bursa Nilüfer şehrinde gerçekleştirdiğimiz saha çalışması ile ilgili hazırladığımız ön rapor saha çalışmasının detayları hakkında bilgi sunmaktadır.

AÇMÖF- Nilüfer Belediyesi Ön Raporu 1

 

Nilüfer Belediyesi Saha Çalışması Ön Raporunu okumak için buraya tıklayınız.

AÇMÖF Bülteni | Dosya: Suriye Krizi, Avrupa Birliği ve Türkiye yayınlandı!

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu (AÇMÖF), süreli yayın olarak çıkarılmaya başlanan Akademik Bültenler Serisi’nin beşinci sayısı ile yeniden karşınızda!

Bahar_Suriye_AB_Türkiye_Bülten 120 Ekim 2006 tarihinde yayın hayatına başlayan ve günümüze dek 32 sayıyı geride bırakan Boğaziçi Bülten’inde şimdiye kadar Avrupa Birliği’nden ifade özgürlüğüne, Hrant Dink özel sayısından, gündemde yer alan birçok konu hakkında analiz ve yorumlara yer verilmiştir.
Tamamen gönüllü yazarlara ev sahipliği yapan AÇMÖF’ün akademik bültenlerle bilim dünyasına katkı sağlama yolunda çıkardığı Akademik Bültenler Serisi’nin ilk sayısı (Dosya: Toplumsal Cinsiyet), ikinci sayısı (Dosya: Toplumsal Hareketler), üçüncü sayısı (Dosya: Ötekileştirme) ve dördüncü sayısı (Dosya:Avrupa) ile Türkiye çapında olumlu dönüşler elde ederek hazırladığı beşinci bültenin kapak konusu ise Suriye Krizi, Avrupa Birliği ve Türkiye olarak belirlenmiştir.

Keyifli okumalar dileriz!

Yazılar:
Yar. Doç. Dr. Tolga Sınmazdemir Önsöz

Özge Kaya Editörden

Yunus Göker Erdiş Anadolu Coğrafyasının Yakın Tarihindeki Göç Ve Mülteci Hareketlilikleri

Safiye Salgın Mülteci Sorusu

Merve Keskin Mülteci – Misafir Tartışması Üzerine

Erdem Selvin Göçün Bilimsel Anlatısı: Türkiye ‘Akademiya’sının Suriyeli ‘Mülteciler’ İle İmtihanı

Özlem Tunçel Mülteci Krizine Yeni Bir Bakış: Avrupa’da Yükselen Zenofobi ve Avrupa Şüpheciliği

Ali İhsan Akbaş Mülteci Krizi Gölgesinde Almanya ve Fransa Üzerinden Avrupa Analizi

Selen Duruşkan ve Rabia Kutlu Türkiye’de ve Avrupa’da Mülteci Kamplarının Genel Profili

Ceren Günel İngiltere’ye Çok Yakın Ama Bir O Kadar Da Uzak: Calais The Jungle

Cansu Yardımcı Refugee Crisis: A Look From The British Side

Rumeysa Öztürk ve Sena Saylam Avrupa Medyası ve Mülteciler

Batuhan Kava Halkın Gözünde Suriyeli Göçmenler

Semuhi Sinanoğlu Bir Mülteci Kampı Ziyaretinden Kalan Notlar

Furkan Demirbaş ve Özge Kaya Türkiye Sosyo-Ekonomisinde Suriyeliler

Sinem Seçil Suriyeli Mülteciler Özelinde Kadın Ve Sosyal İçerme

İlayda Bal Kayıp Bir Nesil Tehlike Altında

Mert Can Bayar “Kayıp Nesil” Tehlikesi Yanı Başımızda: Suriye’nin “Yeni Nesli”

Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu Bülteni’ne ulaşmak için buraya tıklayınız.

Bursa Nilüfer Saha Çalışması

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak 14-16 Ocak 2016 tarihinde Bursa ilinin Nilüfer ilçesinde projemizin saha çalışmasını gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Bu süre içinde takip ettiğimiz program aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Nilüfer Saha Çalışması Programı

15 Ocak Cuma günü Nilüfer Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey ile olan görüşme, Başkan Bozbey’in rahatsızlanması üzerine iptal edilmiştir. Bu görüşme yerine Başkan Vekili Naci Kale ile bir toplantı düzenlenmiştir. Aynı gün Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki Nazım Hikmet’in doğum günü için hazırlanan sergi ziyaret edilmiştir. Bu serginin ardından Nilüfer Dernekler Yerleşkesi ziyaret edilmiş, Yerleşke Müdürü ve derneklerle küçük bir sohbet gerçekleştirilmiştir.

Saha çalışmasının amacı Türkiye – AB entegrasyon sürecinin en önemli konularından olan Yerel Yönetimler konusunda Türkiye’de 2004 tarihinde kabul edilip 2012 tarihinde değişikliğe uğrayarak bütünleştirilmiş 5216 numaralı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 2005 yılında yürürlülüğe giren 5393 numaralı Belediye Kanunu ile değişen Türkiye yapısını gözlemlemektir.

Saha çalışmasında gerçekleştirdiğimiz ziyaretler ve toplantılarla ilgili raporumuz yakında yayınlanacaktır.

This slideshow requires JavaScript.

Schengen Antlaşması’nın Dünü ve Bugünü

Bu yazı, Schengen Antlaşması ve AB sığınmacı politikasının yakın dönem gelişmeleri ele alınarak incelenmesini ve AB’nin konuya bakış açısını sunmayı amaçlamaktadır.

Schengen Antlaşması’nın Geçmişi ve Özellikleri

Sınır denetimlerinin tamamen ya da AB vatandaşları için kaldırılması konusu AB içinde genel olarak 80li yıllarda tartışılmaya başlanmış olsa da Benelux (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ülkeleri 1970 yılında kendi ortak pasaport bölgelerini oluşturmuşlardı.

1984 yılında Fransa ve Almanya arasında ortak sınırlardan geçişlerde kontrolleri kaldıran bir çift taraflı anlaşma, bu ülkeler arasındaki sınır kontrollerindeki gecikmelerden hoşnutsuz kamyon şoförlerinin protestoları sonrasında imzalandı.

Fransa, Almanya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda, bu ülkeler arasındaki sınırlarda pasaport ve diğer bütün kontrolleri ortadan kaldırarak tek bir dış sınır oluşturan Schengen Antlaşması 14 Haziran 1985’te imzalandı. Fakat antlaşmanın hükümlerinin yürürlüğe girmesi aşamalı olarak gerçekleşti. Schengen Bölgesi, antlaşma tüm AB üyelerini kapsayana kadar ki o zaman içinde bir deneme bölgesi olarak görülmekteydi.

Burada asıl amaç vatandaşların dolaşımının kolaylaştırılmasıydı ama dış ülkelerden gelen ziyaretçilerin kontrolleri sürerken AB vatandaşları için sınır kontrollerini kaldırmak mümkün değildi. Bu nedenle serbest dolaşım Schengen Bölgesi dışından gelen ziyaretçileri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Schengen Konvansiyonu aynı zamanda Schengen Bilgi Sistemi’ni (SIS) yarattı. SIS bir uluslararası bilgisayar temelli veri tabanı olup ülkelerin sığınmacılar ve diğer bölge dışından giriş yapanlar hakkında bilgi depolanması ve paylaşılması için kullanılmakta. Ayrıca güvenlik güçleri bu konvansiyonla ‘sıcak takip’ yani sınırı geçen şüpheli kişileri sınırı geçtikten sonra yerel polisin takibi devralacağı mesafeye kadar takip edilebilmesi hakkına da sahip oldu.

Schengen’ın uygulanmasıyla sınırlarda kontrol için çok daha az kaynak harcanması gerekti ve bu ülkeler için büyük bir ekonomik avantaj sağladı.

2003 Dublin Regulasyonu ile, ulusal güvenlik tehdidi hissedildiği durumlarda sınır kontrollerini kısa bir süreliğine yeniden uygulamak mümkün oldu. Örneğin Portekiz 2004’te Avrupa Futbol Şampiyonası esnasında futbol holiganları akışı endişesiyle bunu yapmıştı.

Peki ne değişti?

Avrupa’daki ekonomik kriz birçok AB ülkesinde milliyetçi siyasi partilerin yükselmesine neden oldu. Sığınmacı akışı AB’nin dış sınırlarındaki Yunanistan ve İtalya gibi ülkeler ile kıtanın ekonomik çekirdeği Fransa ve Almanya üzerinde baskıya yol açtı. Bu, Schengen Antlaşması’nın sorgulandığı ilk sefer olmasa da artan sığınmacı sayısı, güçlenen milliyetçi partiler ve kırılgan iktisadi iyileşme iktidardaki hükümetleri Schengen Antlaşması’nın yeniden tasarlanması ve bazı durumlarda da ortadan kaldırılmasını istemeye itti.

Bir taraftan Avrupa’nın kuzeyindeki ülkeler Akdeniz ülkelerini yetersiz sınır kontrolleri için suçlarken (Örneğin; Fransa ve Avusturya, Roma’yı sığınmacıların İtalya’yı terk etmesine izin ve teşvik ettikleri gerekçesiyle suçlayarak İtalya’yı sınırlarını kapatmakla tehdit ettiler ve Fransa haziran ayının sonunda İtalya sınırını kapattı.) Diğer yandan, Avrupa’nın güneyindeki ülkeler kuzeydekileri onlara destek olmamakla suçlayarak AB’den göçmen kotaları uygulanmasını istediler. Fakat Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri sığınmacıların dağıtımının gönüllülük esasına göre olması gerektiğini savunarak bu fikri reddettiler.

Göçmen krizi aynı zamanda Schengen üyesi ülkeler ile bu ülkelerin üye olmayan komşuları ile aralarında anlaşmazlıklara da neden oldu. Macaristan’ın sınırına tel örgülü duvar yapması, Sırbistan’ın sınırını militarize etme tehdidi ve Fransa ile İngiltere arasındaki gerginlik bu konuda örnek gösterilebilir.

Eylül ve aralık aylarında AB üyeleri bir takım toplantı ve zirvelerde göçmen kurallarını tartışacaklar. Daha birkaç ay önce Dublin Regulasyonu’nu değiştirmeye isteksiz olan Almanya şimdi değişim arayışının lideri konumunda. Bu yıl içinde 800 bin sığınmacı kabul edecek Almanya’da bir yandan da göçmenlerin kaldığı sığınma evlerine saldırılar artıyor.

Schengen’in Geleceği

AB büyük bir ihtimalle Schengen’i yakın zamanda kaldırmayacak olsa da sınır kontrollerini arttırmaya yönelik bir yenileme yapılması olası görünüyor ancak bu yönde yapılacak yenilemeler Schengen’in doğasına ve son kertede AB’nin bu günkü formunun temeli mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı anlayışına ters düşüyor.

Ayşegül Alan

Referanslar:

1)https://www.stratfor.com/analysis/europe-rethinks-schengen-agreement

2) http://www.news.com.au/travel/travel-updates/critics-call-for-review-of-schengen-agreement-as-europes-migrant-crisis-deepens/story-e6frfq80-1227511349548

3)http://www.migrationpolicy.org/article/schengen-and-free-movement-people-across-europe

1 Kasım Seçimleri ve Türkiye-AB İlşkileri

Türkiye 1 Kasım seçimlerine pek çok farklı konuda siyasi/hukuki mücadele vererek hazırlanırken ülkenin Avrupa Birliği ile ilişkiler konusu da özellikle Suriyeli mülteciler kapsamında tekrar tekrar gündeme gelmekte. Belki de yoğun siyasi gündemden dolayı yeterince tartışılmasına fırsat kalmayan bu konuyu demokrasi, ifade özgürlüğü ve insan hakları kapsamında kısaca ele almak bu kısa yazının tek derdi. Öte yandan, 2015 yılının son çeyreğine girsek de 2014 yılına ait, AB’nin görüşlerinin yer aldığı 2014 Yılı İlerleme Raporu’ndan bazı pasajlara değinilecek.
Türkiye ve PKK arasında çatışmanın tekrar başladığı ve siyasi alanda Kürt temsiline de sıçradığı şu günlerde yaşananların 7 Haziran seçimi ile bağlantısı tartışıladursun, 2014 yılına aynı konuda farklı bir havanın hakim olduğunu 10 Temmuz 2014’te kabul edilen Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’a bakarak anlamak mümkün. Çözüm sürecini yasal bir zemine oturtmak ve hukuki bir platformda tartışma yaratılmasına yol açmak için hazırlanan bu kanunun Ekim 2015 itibariyle tartışmaların dışında tutulduğu iddia edilebilir. Öte yandan, 2014 İlerleme Raporu’na göre hali hazırda yürürlükte olan Terörle Mücadele Kanunu’nun kapsam alanı oldukça geniş ve pek çok eylemi de içine almakta. Rapor aynı zamanda devlet güvenliğinin söz konusu olduğu davalarda gizli tanık uygulamasına sıkça başvurulduğunu ve bunun da komisyon tarafında sıkıntı yarattığını belirtiyor. “Barolar Birliği, mahkemeler tarafından savunma avukatlarının sorgulama yapmasına genelde izin verilmediğini, bunun yerine avukatların sorularını, mahkemenin sorması için iletmelerinin talep edildiğini bildirmiştir.” (2014 Yılı İlerleme Raporu, 2014: 45). Bunun yanı sıra, gözaltı merkezlerindeki kötü muamele incelenmeye devam edilmektedir. İncelemenin devam etmesi gösteri ve tutuklamalarda da kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanımına başvurmasını engellememektedir. Örneğin, 2013 yılında yaşanan Gezi Parkı Protestolarını da içeren Kamu Denetçiliği Kurumu’nun 2013 Yıllık Raporu yayınlanmıştır. Bu raporun “6.1.16.4.3 Polisin Zor Kullanma Yetkisi Açısından” başlığında yapılan değerlendirmede ulaşılan sonuç şu şekilde aktarılmaktadır “Özgürlükçü ve bireyci bakış açısından ve insan haklarının öneminden kuvvet alan modern devlet anlayışı gerekleri ve günümüz modern bilgi çağı toplumunun demokratik talepleri ve beklentileri karşısında, 1983 yılında kabul edilmiş bulunan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun lafzı ve ruhu yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak, mevzuatın AİHS ve AİHM’le uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir.” (2013: 145). Kolluk kuvvetlerinin zor kullanması ilgili yasa ile legalize edilmiş ancak yasadaki ölçülülük ilkesinin gözetilmesi gerektiği de dile getirilmiştir. Bu konuda Avrupa Komisyonu da gösterilerde katılımcıların dağıtılmalarının ve bu esnadaki güç kullanımının ana kriteri olarak “gösterinin barışçıl olmayan niteliği değil kanuna aykırı olması”na dikkat çekmiştir ve bu yaklaşım AİHM içtihadına aykırı bulunmuştur (2014: 15). Anayasa’nın 34. Maddesi Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı başlığında “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” der (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 34. Madde). İzne tabi olmayan gösteri yürüyüşlerinden 2015 yılında da Haziran ayında gerçekleştirilmesi planlanan Onur Yürüyüşü’ne de valilik tarafından “izin” verilmedi. Planlanan yürüyüşün iki gün öncesinde ise Birleşmiş Milletlere LGBT bireyleri kapsayıcı politikalar sözünü veren Türkiye geçen yıl da aynı döneme denk gelmiş ve sorunsuz tamamlanmış yürüyüşe izin vermedi. (Haberin tamamı için: http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=19715 ).
2014 Yılı İlerleme Raporu’nda Komisyon’un ifade ve basın özgürlüğünün negatif olarak etkilendiğini belirttiği birtakım uygulamalardan da bahsedilmiştir. Çok tartışılan İnternet Yasası da bunlardan biridir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2015 yılı için yayınlamış olduğu Basın Özgürlüğü Endeksine göz atılacak olursa, Türkiye’nin 180 ülke arasında 149.sırada olduğu da görülecektir (http://index.rsf.org/#!/ ). Buradan hareketle, 2015 yılı için yayınlanacak olan ilerleme raporunda ne kadar ilerleme ile karşılaşacağımızı tahmin etmek zor değil. Aynı zamanda, raporda belirtilenlere göre, yazım sürecinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 153 başvurudan 122sini tamamladı ve bunların 113’ünde Türkiye’nin karar ihlalleri gerçekleştirdiğine hükmetti (2014: 47). İnsan hakları mücadelesinin önemli alt başlıklarından biri olan LGBTI hakları çerçevesinde ise, Anayasa Mahkemesi 2014’ün Mayıs ayında cinsel yönelime bağlı gerçekleştirilen nefret söyleminin cezaya tabi olması gerektiği yönünde bir karar aldı.
2015’te daha iç açıcı bir raporla karşılaşmak güncel gündemle çok mümkün görünmese de yayınlanması beklenen raporun Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri çerçevesinde benzer oranda gerçekçi ve yapıcı aksiyonlara yol açmasını beklemek güncelde en optimist görüş.

Sinem Seçil

REFERANSLAR
Avrupa Komisyonu 2014 Yılı İlerleme Raporu
http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=49743&l=1

Kamu Denetçiliği Kurumu 2013 Yılı Raporu
http://www.ombudsman.gov.tr/Custom_Page.aspx?MENUID=1407

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa82.htm

90’lı Yılllara Dönmek ya da Dönmemek

Bu yazı son zamanlarda dilimize pelesenk olan bir soru üzerine: “90’lara geri mi dönüyoruz?”. Günümüzde geçmişin samimiyetine ya da hayatımızdaki çoğu şeyin daha basit olduğu zamanlara özlem zaman zaman nüksediyor. Fakat PKK ile barış sürecinin sekteye uğraması, 7 Haziran seçimleri sonrası iktidardaki boşluk ve hükümetin oluşturulamaması bizlere geçmiş Türkiye’yi hatırlatmış olmalı ki “90’lara geri mi dönüyoruz?” herkesin kafasındaki bir soru haline geldi. Bu dillerden düşmeyen sorunun doğası gereği doksanlı yılların çok da iyi geçmediğini anlamak kolay. Bu soruyu ilk kim sordu bilemiyoruz ama 90’lı yıllarla olan siyasi benzerlik insanları bu soruyu daha çok sormaya ittiği ve bu soruyu siyasetin en çok yapıldığı yerlere yani kahvehanelere, sokaklara, haberlere ve misafir sohbetlerine taşıdığı bir gerçek.
Öncelikle belirtmeliyim ki 2015 yılı sadece Türk siyaseti için değil aynı zamanda başka ülkeler için de geçmişe bir dönüş oldu. Siyaseti bir kenara bıraktığımızda bile 90’lı yılların izini her yerde görmek mümkün. O yılların meşhur bilimkurgu filmi Jurassic Park tıpkı o yıllarda olduğu gibi 2015 yılında da yeni filmiyle en çok izlenenler listesinde. Yine aynı yıllarda Bush ve Clinton başkanlık yarışındayken bu iki aile 2015 yılında farklı isimlerle başkanlık yarışında. Lafın kısası 90’lı yılların tekrarı bize özgü değil. Fakat Türkiye söz konusu olduğunda siyasi boşluk ve terör olayları Amerika’ya kıyasla daha kanlı ve düşündürücü oluyor.
Türkiye, 90’lı yılları hükümet boşluğu, anlaşamayan liderler, koalisyon hükümeti çıkmazı, mafya, derin devlet, faili meçhul cinayetler, OHAL ve daha birçoğu ile hatırlıyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu da bu benzerliğin farkına varmış ki AKP’nin 5. Olağan Kongresi’nde bu konuyu açıyor. Davutoğlu’na göre PKK’ya karşı yapılan operasyonları 90’lı yıllarla karşılaştırmak hiç de doğru değil çünkü “O dönemde faili meçhuller vardı, kendi anadilinde ağıt yakamayanlar vardı”. Başbakan bir konuda çok haklı. AKP 90’lı yıllarda oluşan, halk ile hükümet arasındaki güven boşluğunu doldurdu; aynı zamanda daha istikrarlı bir hükümet ve ekonomi ile o yıllara bir sünger çekti. AKP’nin 2002 sonrası Türk siyasetine yaptığı olumlu katkı inkâr edilemez. Yine de tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi bir şey unutuluyor; bu curcuna içinde kalmış, hayatlarını sürdürmeye çalışan halk…
Independent’ın Tunceli’de yaptığı bir haber aslında durumu özetliyor. Tunceli halkı için PKK ile ateşkes sonrası, yani 2013 itibari ile, bir şeyler düzelmeye başlamış. Bu iki kısa yıl içinde daha önce evlerinden kaçmak zorunda kalanların birçoğu evlerine geri dönmeye başlamış, acaba köyüm yanacak mı korkusu olmadan uyuyabilmişler, uzaktaki yerlere yolumuz kesilir mi korkusu olmadan rahatça gidebilmişler, hava kararmadan değil istedikleri saatte evlerine dönebilmişler. İnanması güç ama bu iki kısa yıl hayatlarının normale dönmesi için yeterli olmuş.
Bu noktada yaşadığımız zamanın ne kadar karışık bir denklem olduğunun farkına varmak önemli. Başından beri konuştuğumuz 90’lara dönmek diskuru sadece devlet ve PKK ile alakalı değil. İçinde ekonomi, yerel liderler, dış kuvvetler ve en önemlisi halk var. Hem 90’larda hem de bugünlerde değişmeyen tek şey ise yine en çok zararı halkın görmüş olması. Diyarbakır’da, özellikle Lice’de, terör olayları artmadan önce halk kepenk kapatmak zorunda değildi. Güçlenen bir inşaat sektörünün varlığı yeni iş alanlarının açılmasını sağlamıştı. Yöre halkı için şimdi hayat “iki adım ileri bir adım geri”den ibaret. Bu sorunların üstüne katılabilecek başka sorunlar da var tabii. Suriyeli mülteciler ve Türk lirasının değer kaybetmesinin tarım ve hayvancılığa verdiği zarar yine en çok onları etkiliyor.
Yine aynı haberde bir belediye çalışanının sözleri halkın ne istediğini dile getiriyor; “On yıl önce barış mı yoksa savaş mı istediğimizi bilmiyorduk. Bugün insanlar barıştan başka hiçbir şey istemiyor”. Anlaşılıyor ki sorunları saymakla bitiremeyeceğiz. Aslında sorunun çözümü sadece barış istiyoruz diyecek kadar kolay. İnsanlar savaş istemiyor, ölmek istemiyor, evlerinden ayrılmak, köylerini terk etmek istemiyorlar… 90’ların ve günümüzün en çok zarar görenleri sadece barış istiyor.

Özlem Tunçel

1- http://www.diken.com.tr/davutogluna-gore-90larla-bugunun-farki-o-zamanlar-kurtce-agit-yakmak-yasakti/
2- http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/turkeykurdish-conflict-state-cracks-down-as-kurds-fear-return-to-scorched-earth-10470047.html