AB VE MEDYA – AVRUPALI KİMLİĞİ

Medya çalışmalarında “gündem oluşturma” her zaman uzun uzun araştırılan ve tartışılan bir konu olmuştur. Bugün de gerek Türkiye’de gerek Avrupa’da medyanın kişilerin ve o ülkenin gündemini belirlemekte etkin bir rol oynadığı yadsınamaz bir gerçektir. Bir ülkenin medyasında yer alan konu başlıkları aslında aynı zamanda, kitle iletişim araçları ile o ülkede yaşayan kişilerin de gündemi haline gelir. Ya da tam tersi bir bakış açısıyla kişilerin gündemi medyanın gündemi haline gelip kişilere tekrar yansıtılmaktadır. Her iki olasılıkta da medyanın gündeminin bireylerin gündemi ile organik bir bağ taşıdığı açıktır. Bu organik bağ da medyanın gücünü ve etkisini her geçen gün daha fazla artırmaktadır.[i]

AB’NİN MEDYA POLİTİKALARI

Avrupa Konseyi’nin medya alanındaki hükümetler arası çalışma programı, 1976 yılında başlamıştır. Avrupa Konseyi çalışmalarında medyanın, demokrasinin vazgeçilmez bir aracı olduğu düşüncesinden hareket eder. Konsey medya alanındaki çalışmalarını 1981 yılından itibaren İnsan Hakları Genel Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirmektedir. 1987 yılında da medya ve iletişim konuları hükümetler arası çalışma programında ayrı bir alan olarak düzenlenmiştir.[ii] Bu alanda tartışılan konuların alt başlıklarından biri de “Avrupalı kimliği oluşturmada medya” olmuştur.

Avrupa’nın kurumları ve kimliği ile ilgili her tartışmada, sadece kurum ve kimlik sözcüklerinin anlamından dolayı değil aynı zamanda Avrupa projesinin kendi doğasından kaynaklanan, Avrupalı kültürü ve kimliğinin çok da fazla tanımlanabilir, izlenebilir ve her aşaması saptanabilir özellikte olmamasından dolayı da özel bir dikkat göstermek gerekmektedir. “Avrupalı kültürü ve kimliğinin inşası” her ne kadar sosyolojinin alanına girse de bu inşada medyanın da azımsanamayacak bir etkisinin bulunması, bu konuyu medya politikalarının da alanına sokar.[iii]

Avrupa söz konusu olduğunda, “inşa etmek” fiiline farklı bir anlam da yüklenmelidir. Aşama aşama, Avrupa Birliği, anlaşmalar, kurallar, toplumsal kurallar ve programlardan geçerek tanımlanmıştır. Halk kanunları ya da genel geçer kanunlar, her ulus devletin en temel kurallarıdır. Ve bunun tanımı, göreceli olarak gün be gün Avrupa Birliği’ndeki yaşamın içinde şekillenmiştir.[iv]

Avrupa bütünleşmesinde medyanın rolü nedir, Avrupa kamusal alanının yaratılması konusunda medyanın nasıl bir rolü olabilir gibi soruların yanıtı bizi öncelikle Avrupalı kimliği, Avrupa Birliği’nin kimliği gibi kavramlara açıklık getirmeye itmektedir. Avrupalı kimliğinin oluşumu da Avrupa Birliği ile olmuştur. Avrupalı olma özellikleri Avrupa Komisyonu’nun “İleri Çalışmalar” biriminde, “Avrupalı toplum modeli” olarak adlandırılmaktadır. Bu model Avrupalılık özelliklerini, devlet için de geçerli olduğu gibi benzer aile yapılarını, gücün demokratik dağılımını ve kişisel hak ve özgürlükleri de içinde barındırır.[v]

Avrupalı kimliği aslında, Avrupa Birliği’nin dışında da anlam bulur, “Avrupalı”nın dışında kalan kimliği, Avrupa Birliği’nin uluslararası platformdaki geliştirici rolünün de bir esasıdır. Bu rol Avrupa Birliği kurumlarının üretimde ve algılamada günlük ya da paylaşılan Avrupalı kimliğinin AB’nin içinde ve dışında geliştirilmesi esas olan bir roldür.[vi]

Yeni Avrupa, Avrupa Birliği’nin içinde kurulmuştur. Avrupalılaşma süreci, Avrupa Birliği kurumlarının kurallar zinciri ve gündemi ile Avrupalı kimliğinin yeni formları ve kabulünü içeren bir süreçtir.[vii]

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerinde görsel-işitsel alanda düzenleme yetkisinin kullanılmasında iki model gelişmiştir. Bazı üye ülkelerde (Almanya, Yunanistan, İrlanda, Avusturya, Hollanda) bağımsız ve özerk bir kurum veya ajans, lisanslama, ara bağlantı, erişim, fiyat kontrolü, frekans ve numaralandırma da dahil olmak üzere tüm alanlarda yetkilerini kullanmaktadır. Portekiz’de düzenleyici kurum frekans dışındaki tüm yetkileri kullanmaktadır. Diğer ülkelerde ise, düzenleyici kurum, yetkilerini ilgili bakanlık ile birlikte kullanmaktadır. Bu durumda yetkinin dağılmış olması, piyasaların beklentisi olan, düzenleyiciliğin tarafsız ve şüphe götürmezliğini zayıflatabilmektedir. Bütün üye ülkelerde ulusal düzenleyici otoritelerin yeterli derecede düzenleme yetkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, Belçika’da perakende tarifeleri ve ara bağlantı müracaatları; Finlandiya’da ise veri transferi konusunda daha fazla yetki gerekmektedir. Ayrıca, bazı düzenleyici faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için de Hollanda’da şikâyet, Almanya’da talep gerekmesi, uygulamada gecikmelere sebep olabilmektedir.[viii]

Sonuç olarak, ülkeler çapında ve dünya çapında gündemi belirlemede medyanın yok sayılamayacak kadar büyük bir etkisi vardır. Kitle iletişim araçları ve sosyal medya, gündemi oluşturan olaylar ve konular ile halk arasındaki köprü görevi görmektedir. Aynı zamanda aksi yönde, halkın belirlediği ve önemsediği konular -özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte- ülke ve hatta dünya gündemini oluşturabilmektedir. İki durumda da medyanın giderek artan bir etkiyle gündem belirlemede rol oynadığı bu yazıda da görüldüğü gibi su götürmez bir gerçek.

 

[i] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 5

[ii] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 10

[iii] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 10

[iv] Irene Bellier and Thomes M. Wilson, “Building, İmaging and Experiancing Europe: Instıtutions and Indenties in the EU”, An Antrophology of the European Union, 2000.

[v] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 11

[vi] Irene Bellier and Thomes M. Wilson, “Building, İmaging and Experiancing Europe: Instıtutions and Indenties in the EU”, An Antrophology of the European Union, 2000.

[vii] Avrupa Birliği’nin Medya Politikaları Ve Uyum Sürecinde Türk Medyası/ Meltem ACAR/sayfa 11

[viii] Eight Report from the Commission on the Implementation of the Telecommunications Regulatory Package, COM(2002) 695 final, s.18 -19

 

Rumeysa Aydemir

 

Advertisements

German Question Through a Diplomatic and International Relations Perspective

The German Question was a controversial issue based on the Unification of Germany in 19th century. The question emerged especially during 1848 Revolutions on how to accomplish German Unification in the best way. Since it had an huge impact on the drawing borders of Europe, it had critical importance on international arena. It should be noted that it was not taken well by other European states which some had conflict in interests and others did not want any powerful enemy just nearby of. However, the common point for all was the fact that German was posing a threat especially under becoming more powerful states as an union of their nations.

First of all, the background is important to know. Between the years of 1815 and 1866, there existed 37 German-speaking independent state under the name of German Confederation including Prussia as the most dominant state. Especially with the alliance of Austria and contribution of Otto von Bismarck of Prussia who pursued the ‘’blood and iron’’ and skilful understanding of realpolitik, those German-speaking independent states were meant to be unified under one state. Meanwhile, different kind of scenerios came to stage such as Kleindeutschland and Grossdeutschland. Common point was to unify Germans any way. Their efforts were similar to Italian Unifications in terms of unifying people who had the same ethnicity and language.

Growing Germany meant growing threat since Prussia made war with many of the European states such as Austria, Denmark, France. Actually there were several reasons why unified Germans posed a threat from different perspectives of different states. For instance, France had war with Prussia and lost the Alsace-Loraine era which is important for coal reserves. This lost was shocking made France fear both economically and politically since it was kind of unexpected. This fact, later on, triggered the WW1 as one of the reasons to start. On the other hand, Britain did not want any powerful state on the European continent since it had already dealt with Napoleon I as an another counterforce. Any rising state meant any rising enemy for Britain. Also, with the growing importance of nationalism after French Revolution the emergence of nation-states as it was exemplified in German Unification which could be seen as a one of the greatest revolutions in the history of international relations as well. This meant threat for those multinational empires such as Austria-Hungary Empire and Ottoman Empire who had been recently struggling with rebellions on independence of nations.

In 1815, with the Congress of Vienna, balance of power which meant no state should gain power as much they could dominate one another, was accepted as a rule to organise international relations. Although this idea came as a counter-idea of Napoleon dominating over Europe, it played a huge role in the construction of diplomacy based on peace through the century in Europe. However, the fact that Germany and Italy became two powers in the continent meant such a balance could be abolished. In the long run it had even impact on the emergence of WWI resulting in catastrophic circumstances in addition to the change in the balances of power between states.

 

İlayda Bal

Gender Perception in Sweden

The issue of gender and sexuality have been discussed around the strict distinction between the gender norms in today’s world. Focusing on the Europe, such efforts including the revising the gender signs of bathrooms and traffic lights, gender neutral toilets, and gender neutral uniforms have been put in order to change the perception towards the gender roles.

Traditionally, gender equality has been considered as very strong in Scandinavia.  Sweden is known as one of the prominent countries in terms of enhancing gender equality. The country was ranked fourth in 2014 gender equality report of the World Economic Forum. In 1972, the Swedish government decided to work on equal opportunities between the sexes, which has made the gender equality a central political issue. Some of them are the improvements in the parental allowance systems, individual taxation, child care systems. Furthermore, the concept of gender neutral policy which insists on the rejection of the idea that different genders have different characteristics wants and needs began in 1998 by the amendment to Sweden’s Education Act that points to the idea that ‘all schools must work against gender stereotyping’.

In 2012, Egalia, a pre-school in Stockholm for the children aged between 1 to 6, opened and embraced the gender neutral policy. According to the news of Jenny Soffel from Independent, the school wants to make sure that the children are not exposed to sexual stereotypes. The toys on the shelves are not separated according to the gender norms, instead, they are deliberately put side-by-side. This operation in Sweden aims to make children feel free to choose any toys rather than forcing them to get toys according to gender norms.Their assigned books are also appropriately choosen in order to avoid traditional understanding of men and women and of the parenting roles. According to the BBC News, “the teachers avoid using the pronouns “him” (which is ‘han’ in the Swedish language) and “her” (which is ‘hon’ in the Swedish language) when talking to the children. Instead they refer to them as “friends”, by their first names, or as “hen” – a genderless pronoun borrowed from Finnish”.

Furthermore, in 2015, the country included this gender neutral pronoun -‘hen’- into their offical dictionary. This pronoun was recognized by the Swedish Academy and was incuded in the country’s esteemed dictionary SAOL. By these official acceptance, ‘the use of ‘hen’ has been used more in everyday life and challenged the ascribed gender norms’ were told by the  linguistic expert Sofia Malmgård in an interview with Washington Post.

The reactions towards these practices has divided into two groups in Sweden. Some people do not find these operations and new attempts by arguing that this kind of society is not the reality of the world and outside of the country would challenge their life. In addition, a group of people argue that ongoing supplementation of the practices of public discourse of gender equality is moving towards market based policy. Hence, Eva Olofsson, researcher at Umeå University, asserts that in 1990s the ‘meeting the needs of the learner’ discourse came to the forefront, meaning that the teachers should base their work on the students’ needs and interest, and examines whether teaching would become marked-led or not. However, the supporters of these policies believe that gender neutral education allows children to grow up without feeling the pressure of gender biases. Furthermore, they argue that the world is changing in the way that people become indulgent to gender equality, thus, thanks to these policies, these children will be ready to live in the world in which the gender question will have been already solved.

BIBLIOGRAPHY

“Insight Report The Global Gender Gap Report 2014. N.p., n.d. Web. 19 Nov. 2916.

Soffel, Jenny. “Gender-Neutral’ Pre-School Accused of Mind Control.” www.independent.co.uk. Independent, 3 July 2011. Web. 18 Nov. 2016

Hebblethwaite, Cordelia. “Sweden’s ‘Gender-Neutral’ Pre-School.” www.bbc.com. BBC News, 8 July 2011. Web. 17 Nov. 2016

Noack, Rick. “Sweden is About to Add a Gender Neutral Pronoun to Its Official Dictionary.” www.washingtonpost.com. 1 Ap 2015. Web. 17 Nov. 2016

Olofsson, Eva. “The Discursive Construction of Gender in Physical Education in Sweden, 1945-2003: Is Meeting the Learner’s Needs Tantamount to Meeting the Market’s Needs?” European Physical Education Review. Web. 16 Nov. 2016.

 

Seden Gürlek

AÇMÖF Bülteni | Dosya: Brexit ve Avrupa’nın Geleceği yayınlandı!

Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu (AÇMÖF), süreli yayın olarak çıkarılmaya başlanan Akademik Bültenler Serisi’nin altıncı sayısı ile yeniden karşınızda!

20 Ekim 2006 tarihinde yayın hayatına başlayan ve günümüze dek 33 sayıyı geride bırakan Boğaziçi Bülten’inde şimdiye kadar Avrupa Birliği’nden ifade özgürlüğüne, Hrant Dink özel sayısından, gündemde yer alan birçok konu hakkında analiz ve yorumlara yer verilmiştir.
Tamamen gönüllü yazarlara ev sahipliği yapan AÇMÖF’ün akademik bültenlerle bilim dünyasına katkı sağlama yolunda çıkardığı Akademik Bültenler Serisi’nin ilk sayısı (Dosya: Toplumsal Cinsiyet), ikinci sayısı (Dosya: Toplumsal Hareketler), üçüncü sayısı (Dosya: Ötekileştirme), dördüncü sayısı (Dosya:Avrupa) ve beşinci sayısı (Dosya:Suriye Krizi, Avrupa Birliği ve Türkiye) ile Türkiye çapında olumlu dönüşler elde ederek hazırladığı altıncı bültenin kapak konusu ise Brexit ve Avrupa’nın geleceği olarak belirlenmiştir.

Keyifli okumalar dileriz!

Untitled.png

Yar. Doç. Dr. Pelin Kadercan “Önsöz”……………………………………………………5

Melike Bilgin “Editörden”………………………………………………………………….7

Hüsnü İslam Söğüt “İngiltere’nin AB’ye Üyelik Süreci ve Brexit Sonrası Ayrılık Sü- reci”…………………………………………………………………………………………8

İlayda Bal “Inevitable Question As A Consequence Of EU Referandum:

Brexit Or Brextinct?”………………………………………………………………………11

Hüseyin Emre Ceyhun “Refugee Crisis After Brexit”…………………………………..16

Hale Kaşka “Federal Avrupa Hayali”…………………………………………………….19

Selen Duruşkan “Avrupa Genelinde Aşırı Sağın Yükselişi”……………………………..22

Sena Saylam “AB Parçalanıyor mu?”…………………………………………………….27

Rabia Kutlu “Is Europeanness An Identity?-Rethinking the Exit Option”………………30

Batuhan Kava “İngiliz Sterlininin Hikayesi Ve Brexit Sonrası İngiltere İçin Yapılan Ekonomik Tahminler”……………………………………………………………………..32

Cansu Yardımcı “Mülteci Kamplarından da Çıkış Var mı”………………………………35

Merve Keskin “European Union, Brexit and Xenophobia”………………………………37

Fatma Murat “European Union: Once An Empire?”…………………………………….39

Furkan Demirbaş “Euro Krizi ve Avrupa Politik Ekonomisi Üzerine”………………….41

Melike Bilgin “Sovereignty In the EU: Britain’s Dilemma And Brexit”………………….44

Rumeysa Aydemir “AB Yolunda Türkiye”……………………………………………….47

 

Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu Bülteni’ne ulaşmak için buraya tıklayınız.

Emre Gönen Eşliğindeki ”Avrupa’da Göçe Tarihsel Bakış” Etkinlik Raporu

Unknown.jpeg

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Emre Gönen’in, 16 Kasım 2016 tarihinde Boğaziçi Üniversitesinde gerçekleştirdiğimiz akademik toplantı serilerimizden ilki olan “ Avrupa’da Göç” konferansının köşe taşlarını paylaşıyoruz.

Avrupa Çalışmaları Merkezi Öğrenci Forumu olarak, geçtiğimiz hafta Emre Gönen’i ağırladık. Bu konferansta kapsamlı bir göç tartışması, ve Avrupa’nın bu tarihi süreçte oynadığı roller irdelendi. Konuşmacı Emre Gönen, İstanbul Saint Josef Lisesi’nden Belçika ve Fransa’ya uzanan hayatında, akademisyenliği boyunca Avrupa, Avrupa Birliği ve Türkiye üzerine yaptığı gözlem ve analizleriyle, ve konuyu ele alırken gösterdiği entelektüel kapasitesi ile dinleyicileri çıkardığı göç serüvenini sizinle paylaşıyoruz.

Ortaçağ’dan Modern Çağ’a Avrupa

Avrupa’da nüfus ve yaşam

“Avrupa hem kendi nüfusu, hem kendi içindeki popülasyon dinamikleri, hem de dünyadaki politikaları açısından insanların kaldıkları yerlerden başka yerlere gitmelerine en fazla neden olmuş medeniyettir. Yaşamanın kolay olması, nehir ağlarının düzenli olması, ve dolayısıyla ulaşımın nispeten kolay olması kendi nüfusunun yeşermesi ve hareketliliği açısından önemli unsurlar. Örneğin 13-14. Yüzyıllarda yaşanan korkunç veba salgınından sonra nüfusun inanılmaz bir şekilde arttığını görüyoruz. Yumuşak iklim ve yüksek tarım verimliliği bu nüfus patlamasının başat sebeplerinden.”

Avrupa Dünya’ya Açılıyor

“Sonraki dönemde Avrupa’daki krallıklar dış dünyaya merak salıyor, ve açılmaya başlıyor. Bu merakın altında yatan sebebi şu duruma bağlayabiliriz: aynı dönemlerde Çin, dünyadaki üretimin merkezi. Hem değer hem kullanış açısından çok önemli ürünler Doğu Asya’dan Avrupa topraklarına karayolu ticaretiyle ulaşıyor. Fakat bildiğiniz üzere, karayolu ticaretleri hep tehlikeli olmuştur: ya yol yoktur, ya hırsızlık çoktur. Avrupa da bunun üzerine deniz yoluna yöneliyor. Bu yolla Çin ve Hindistan’ı bulmaya çalışırken, Amerika keşfediliyor, ve dolayısıyla dünya tarihinde çok önemli sonuçlara yol açılıyor. Bunlardan en önemli ki sonuç şunlardır: 1) Avrupa’dan Amerika kıtasına büyük bir göç hareketi başlar, gönüllü ve zorunlu olarak. Örneğin, Cromwell döneminde istenmeyen Katolikler Amerika’ya gönderilmiştir. geç sömürgecilik dediğimiz dönemde göç hareketleri daha fazla artacaktır. 18-19. yy’de Avrupa’dan 60 milyona yakın kişi  kuzey ve güney Amerika’ya göçmüştür. 2) Latin ve Kuzey Amerika halkları para karşılığı çalışmak gibi bir medeniyetten gelmiyorlar. Gereken işgücü Afrika’dan getiriliyor. Bir kıtanın yerli halkı beyaz ırk tarafından sömürgeleştiriliyor.

unspecified.jpeg

Avrupa’nın İntiharı ve Sonrası

“20. yy’deki göç hareketlerinin de temel sebebi Avrupa’nın intihar niteliğindeki iki savaşı olmuştur. 2. Dünya savaşı daha büyük bir felakettir. Örneğin, savaş sonrasında 4.5 milyon öksüz ve yetim çocuk vardır. Hatta UNICEF bunun için kurulmuştur. Ortada büyük bir karmaşa vardır. bu karmaşa yüzünden vize uygulaması da bir süre uygulanmamıştır. Onun haricinde, bugün hala ulus-devletlerin yönettiği veya yönetemediği bir AB var. İlginçtir ki, İngiltere 1950’lerde Commonwealth üzerinden ticaret sistemine o kadar güveniyordu ki, en başta Avrupa Birliği fikrine dahil olmak istememiştir.”

“20. yüzyıl, büyük sürgünler yüzyılı. 2. Dünya Savaşından sonra işgücü ihtiyacı açığa çıkar. Fransa, İngiltere, ve Belçika’ya sömürge ülke popülasyonları vatandaşlık çerçevesinde gelir ve kalır. Ancak bir anlamda da, Avrupa bu ülkelere hem katkı yapmış hem de onların geçmişle bağlantılarının koparmıştır. Kalıcı bir vicdan azabı ve kırgınlık yaratmıştır. Sömürge sistemi içerisinde yıkıcı ilişkiler doğurmuştur. Örneğin, Güney Afrika’da ilk gelen Hollandalılarla, sonradan gelen İngilizler arasında 1901-2’de Boer Savaşı yaşanmıştır. Bu savaş hala bugün etkisini sürdüren Apartheid sisteminin tohumlarını atmıştır. 1930larda ise ırkçılık tüm insanlığa sinmiştir.“

İki Afrikalı Fransız’ın Hikayesi:

“Aime Cesaire, Leopold Sedar Senghor: 1930larda Afrikalı öğrenciler olarak Fransa’da dergi çıkarıyorlar. İşte bu dönemde İkisi “negritude” kelimesini yaratmışlardır. Kelime “negro” ve “servitude”dan türetme. Zenci olmanın insanı köleleştirmeye iten bir hal olduğunu ifade ediyor. Bu iki genç Afrikalı, böylesine zor bir dönemde tüm Avrupa’ya Afrikalının geldiği sosyal kökenin ve sömürge öncesi tarihinin yok edildiğini, unutturulduğunu söylüyor. ”

“1945-47 döneminden sonra da ciddi bir vize dönemi başlar. Nüfusu düzene sokma girişimi olmuştur, iş gücü açığı vardır. 1960’lardan, 1970-74’lere kadar özellikle Almanya’da iş gücü ihtiyacı açığa çıkınca vize dönemi tekrar sona erer diyebiliriz. Sömürge bölgelerdeki insanlar belli bir eğitim düzeyinde bırakılır, ve terkedilir. O yüzden farklı ülkelerden işgücü ihtiyacı karşılamaya gidilmiştir. Talep ve üretim birlikte artınca işgücü ihtiyacı oluşmuş, ve bu dönemde giden her işçi neredeyse iş bulmuştur. Bu vizesiz dönemi, 1973 Petrol Krizi sona erdirir. Yom Kippur savaşından sonra OPEC’in arzı düşürmesiyle petrol varil fiyatı 6 ayda 10 dolardan 44 dolara yükselir. Bu durumda enerji ile giden sanayilerin huzursuzluğu artar. İran kaynaklı 1979’daki ikinci petrol krizinden sonra, gelişmiş ülkelerde kronik işsizlik baş gösterir. Avrupa’nın ekonomisi ve politikası bu 1973 öncesi otuz altın yıldan sonra neredeyse geri dönülmez şekilde değişecektir.”

unspecified-1.jpeg

Avrupa Birliği ve Avrupa’nın Geleceği

“Kurulduğu dönemden itibaren, AB’de bir derinleşme söz konusu idi. Almanya ve Fransa gibi ülkeleri çekirdek olarak alan, ve çevreyi plana çok da dahil etmeyen bir AB vardı. Fakat bu organizasyon, Kopenhag kriterlerinin patlamasıyla bozulur. Bunun karşısında Avrupa’nın önünde genişleme ve derinleşme olarak iki seçenek vardır, ikisini de aynı anda yaparız derler, fakat bu başarıya ulaşamaz.

Öte yandan, göç sonrası dil ve eğitim kaynaklı birçok entegrasyon sıkıntısı olmuştur ve entegre olamayan kısım toplumdan dışlanmıştır. İş gücü alımında farklılık gösterme, kimliğe göre ayrımlar sürekli hale gelmiştir.”

Bugün Avrupa ve Göç

“Bugün Avrupa ülkelerinde göç öcü olarak gösteriliyor. Önemli bir neden  entegrasyon sorunları. Sömürge kökenli ailelerin azınlıklar olarak o toplumlarda daimi plebeien konuma itilmeleri. Yeni entegre kesim eğitimsiz, sadece işgücü için gelmiş. Göç olduğundan çok daha feci bir şeymiş gibi gösteriliyor.  Zaten, çoktan kopmuş olması gereken AB-Türkiye ilişkileri, geri kabul anlaşmasının kabulü ile kopmamış oldu. Bütün gelişmelere rağmen, ilişkilerin devam etmesinin sebebi bu, bir nevi, korkudur. Göçün ortaya çıkardığı bu gerginlik, fevkalade tehlikeli sonuçlar verebilir.”

unspecified-2.jpeg

 

Why We Will Soon Miss The Cold War

John J. Mearsheimer who is international relations theorist, reflected the fact that we are likely soon to regret the passing of the Cold War. Even if no one will want to face with Cold War de facto, we are likely soon to regret the passing of the Cold War.

To begin with, there is something that changed with Cold War era in international relations. In short-run it might not be worse in terms of violence after Cold War era, but in the long-run there will be much more violence since the distribution and character of military power among states are the root causes of war and peace as Mearsheimer said. The peace in Europe since 1945 has flowed from three factors: the bipolar distribution of military power on the Continent; the rough military equality between the polar power, the US and the Soviet Union; and the ritualistically deplored fact that each of these superpowers is armed with a large nuclear arsenal. Europe will have the multipolar distribution of power that Peace of Westphalia constructed again although it was abolished during Cold War in which bipolar system was formed. Bipolar system seemed more peaceful because of the alliances that were made between superpower and minor powers, meaning they guarantee cooperation under any attack. Actually this type is similar to the understanding of balance of power. Maybe that is why the author claims this bipolarity is more peaceful, thinking that those two superpowers and, with such guarantees, their minor powers established a balance meaning both parts were equally powerful and they could not dominate one another and this seemed as an everlasting period that no war occurred de facto which is the most desirable fact. On the contrary, it is so difficult to form such conditions in multipolarity in which each nation pursued their own interests without considering any balances in the international relations.

The size of the gap in military power between two leading states in the system is a key determinant of stability. Small gaps foster peace, large gaps promote war. In multipolarity, this gap is high because of the economical gap between states after all. Also with the developments during Cold War era, nuclear weapons emerged as a powerful force for peace since each part knows the destructive characteristics of it. In other words, nuclear weapons are one of the other deterrents meaning preventing states from certain acts.

Bipolarity, an equal balance of military power and nuclear weapons, is a tool for the maintenance of long-term peace as in the example of US and Russia. I believe, the development on technology in terms of improvement on war techniques resulted in deterrence between states because of any likely destruction rather than it could have resulted in more violent things. At this point, a tool that was supposed to increase the violation converted into a tool that prevented wars and formed the peace environment again. However, without nuclear weapons any likely war is deterred that could happen under the circumstances of USSR and unified Germany would become so powerful leading to another crisis which is hypernationalism. Hypernationalism means extreme nationalism and it would trigger wars to happen as in WWI one of the starting points was nationalism.

In conclusion, bipolarity in which communist Soviets and nightwatchmen liberals US balanced each other, was a period that no war is made although it could be in a most destructive way. Sometimes, I believe, even the things that seem the most dangerous might result in well-being. That well-being is completely what we need right now. Therefore, we will regret the passing of Cold War and miss it soon under the destructive ways we are living.

Bibliography

  • Mearsheimer, John. 1990. “Why We Will Soon Miss the Cold War.” The Atlantic.

 

İlayda Bal

Could London Ever Remain The Financial Centre of The World After Brexit?

In September 2016, the Global Financial Centres Index 20 (GFCI 20) published its latest report, stating that London, New York, Singapore and Hong Kong are currently leading financial centres. In this report, London was ranked as the financial centre of the world, one point ahead of New York, with the remark that if the UK were to leave European Union, London’s place may change. In the post-Brexit period, the financial world has been shaken by the loss of confidence towards London. Uncertainties about the future of the UK’s economic relations triggered the speculations and concerns of economists over the question of London losing its position in the financial world. Old rivals such as Paris, Frankfurt, and Amsterdam immediately started planning to capture the finance companies that are likely to be transported completely or partially outside of London as well as welcoming escapees from this market. Nevertheless, is it really the case that London will simply lose its place as the financial centre of the world?

Brexit results show that significant social cleavages in the UK played an important role in the configuration of the final decision. Leave and Remain votes are distributed according to divisions of the society through class, education and geography. One of the implications of these divisions is that most of the people working in finance, insurance, and foreign exchange trading and similar sectors voted against Brexit. The finance industry and insurance sectors are the main fields of concerns, which is not trivial. For example, many banks already think even though London hosts more than 70% of Euro trading, if it leaves the EU, it will not be able to clear Euro dominated swaps and a big crisis will emerge. Repercussions of these concerns have already started to be seen with the slowdown in financial sector recruitments. However, more serious problems might be expected due to uncertainty of the UK’s EU exit. It is most likely that, whether the UK decides to completely sever its partnership with EU at the end of the negotiations or not, the UK may lose its dominant position in the meantime because of flowing speculations of its economic capacity and reliability, while other states are working to substitute London as the financial centre.

However, there is a strong argument on the other side that London will never lose its dominance among the world financial centres. Simeon Djankov from LSE argues there are three fundamental reasons for that. First, the UK has a very well-organized and functioning legal system protecting the creditor and shareholder against threats coming from competitors and the state. So people have no reason to hesitate investing into this market. His second argument relies on the superiority of UK’s education in finance and economics departments. London and other cities of the UK have the best schools of economy and finance, especially in graduate studies; so they have a comparative advantage of profession at hand which is more likely to cause better long term effects than the first. The third factor is a call for trust and confidence in the UK’s market and finance sectors that the UK’s lower corporate tax rates and flexible employment laws give opportunities for the industry work effectively.

To sum up, the UK has a combination of uniquely established market mechanisms for being the financial centre of the world, which prevent it from being completely vulnerable to the effects of Brexit. However, it is important to watch the current process: whether London will remain as the world’s financial centre after post-Brexit negotiations. What if one of its rivals replace it silently, or will we see the proliferation of finance industry different than it used to be?

 

Ellyatt, Holly. “UK Sees Slump in Finance Sector Recruitment following Brexit Vote.” CNBC. September 23, 2016. Accessed November 9, 2016. http://www.cnbc.com/2016/09/23/uk-sees-slump-in-finance-sector-recruitment-following-brexit-vote.html.

Djankov, Simeon. “Why London Won’t Lose Its Crown as Europe’s Financial Capital.” The Conversation. August 30, 2016. Accessed November 9, 2016. https://theconversation.com/why-london-wont-lose-its-crown-as-europes-financial-capital-63362.

Finch, Gavin, and John Detrixhe. “Banks Said to Plan for Loss of Euro Clearing After Brexit.” Bloomberg. September 22, 2016. Accessed November 10, 2016. http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-09-21/global-banks-said-to-plan-for-loss-of-euro-clearing-after-brexit.

Yeandle, Mark, and Michael Mainelli. “The Global Financial Centres Index 20.” September 2016. Accessed November 2016. http://www.longfinance.net/images/gfci/20/GFCI20_26Sep2016.pdf.

 

Merve Keskin

 

 

BATI’NIN RUSYA İLE İLİŞKİLERİNDE EN CİDDİ HATALARI

Batı, Rusya ile ilişkilerinde, George W. Bush’un Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini savunmasından kaynaklanan, Kırım ile birleşmesine gösterdiği tepki de dahil, ciddi hatalar yaptı. Önde gelen Alman politikacılarına göre bu, Rusya Karadeniz Donanması’nın NATO bölgesinde konuşlanması demektir.

Alman politikacı ve Sol Partisi (Die Linke) Milletvekili Gregor Gysi’nin Alman gazetesi Die Welt’e verdiği röportaja göre, Avrupa’da yeni bir güvenlik mimarisi ihtiyacı var.

“Fakat Avrupa’da ne barış ne de güvenlik olmadıkça, böyle bir sistem “Rusya olmadan ya da Rusya’ya karşı” getirilemez.”

Ayrıca, politikacının açıklamasına göre, ABD ve Avrupa, çıkarlarını ısrarla görmezden gelerek Rusya ile ilişkilerinde ciddi hatalar yaptı.

Örnek olarak; Gysi Batı’nın Yugoslavya’ya yaptığı saldırıyı ve Irak’a yapılan müdahaleyi hatırlatıyor.

“Batı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çözüm önerisi olmadan Sırbistan’a saldırdığında, Moskova sonuçları çizdi: Kanunu çiğnerseniz, bu kanun bizim için geçerliliğini yitirecektir.” 

Diğer bir örnek ise Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze atılması:

“Rusya’nın kendini Kolombiya’dan koruma bahanesiyle Meksika’ya füze attığını düşünün. Amerikalılar buna inanır mıydı?”

Gysi açıklamasına şöyle devam ediyor, “aynı şekilde Ruslar da ABD’nin Doğu Avrupa’ya attığı füzelerin açıklamasına inanmıyor.”

Gysi; tüm bu olanların, Rusya’nın Kırım ile birleşmesi ve batılı misilleme önlemleri açısından, George W. Bush’un Ukrayna’nın NATO üyeliğini savunmasına kadar uzandığını belirtiyor.

“Bu durum, Rusya Karadeniz Donanması’nın NATO bölgesinde konuşlanması anlamına gelirdi ve Başkan Putin’in cevabı Yarımada ile birleşmek oldu.”

Rusya’nın bu hareketini “uluslararası hukuk ihlali” olarak kınasa bile, Gysi hiçbir zaman batılı anti-Rus yaptırımlarının Rus ekonomisine verdiğinden daha çok Avrupa ekonomisine zarar veren bir hata olduğunu söylemedi.

Üstelik Rusya’nın Asya ve Latin Amerika’da alternatif bir market arayışı içinde olduğunu ekledi. Ve eğer başarılı olursa, Moskova’nın Avrupa’ya ihtiyacı azımsanmayacak kadar azalacaktır.

“Şimdiden görüyoruz ki Putin, yaptırımlara cevap olarak, Avrupa’yı zayıflatmak için her şeyi yapıyor. Recep Tayyip Erdoğan’la uzlaşma sağladı ve bu yolda devam edecek. Bunun sonuçlarının ne olacağını ancak daha sonra söyleyebilirsin.”

Gysi; AB’nin diplomatik adımlar atmak gibi diğer önlemlere başvurabileceğini yeniden belirtti. Kosova’nın topraklarını yasadışı olarak ilhak ettikten sonra Rusya’nın herhangi bir Batı karşıtı yaptırıma girişmediğini de ekledi.

Suriye’deki gelişmeler hakkında politikacı, Barrack Obama’nın en büyük hatasının Putin’e Rusya’nın bölgesel bir güç olduğunu söylemek olduğunu vurguladı.

Başkan Putin’in “kaplan gibi mücadele eden” bir kişilikte olduğunu ve böyle birine böyle bir şeyi söylemek için yanlış alanda bulunduğunu açıkladı.

Ek olarak ona göre, “Putin ve Obama arasında hiçbir kimya yok.” Bunun sonucunda “Putin Suriye’de Amerikalılara Rusya’nın bir dünya gücü olduğunu gösterdi.”

Fakat eğer büyük güçler Suriye’de barış isterlerse, anahtar ülkelerin çıkarlarını göz önünde bulundurmaları gerektiğini ekledi: ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Rusya.

“Rusya ve ABD bir anlaşmaya varmalı, aksi takdirde hiç kimse kazanamaz.”

Politikacı ayrıca AB’yi de şu sözlerle eleştirdi: “Şu anda bu durum “ne demokratik ne de sosyal açıdan adildir.” “Bürokratiktir ve şeffaf değildir.””

“ABD ile olan Serbest Ticaret Anlaşması’nı nasıl tartıştıklarına bir bakın. Sanki gizli görüşmeler yapıyorlar!”

Yine de AB, üye ülkeleri arasında savaş çıkmamasıyla büyük bir başarı sağlayarak büyük takdir kazandı.

“AB çökerse, devletler arasındaki eski çatışmalar er ya da geç alevlenecek ve belki bir gün yeni savaşları tetikleyecektir. İşte bu yüzden AB’yi korumalıyız.”

Kaynak: https://sputniknews.com/politics/20160829/1044733785/us-europe-mistakes-russia.html

 

Rumeysa Aydemir

Understanding Brexit: Causes Rather Than Rumours

Understanding Brexit: Causes Rather Than Rumours

Since the referendum of Brexit, lots of rumours have emerged. Since the people of the Britain voted for “Leave”, agenda has been occupied with the scenarios that intended to answer the question “What’s next?”. At this point, in order to understand Brexit better, we need to focus on the mainsprings that caused Brexit, rather than the scenarios whose precisions cannot be tested. While focusing on this causality, simplification is important in this hot debate because as Karl Marx said: “Formulation of a question is its solution.”

United Kingdom has joined to European Community whose roots are from the Treaty of Rome in 1957. It is beneficial to note that, in 1975, a European Community referendum has been made.  The result of the referendum which was in the era of Labour Prime Minister Harold Wilson, was 66% “Yes” for remaining in the European Community.  In 1993, UK was one of the EU members that signed Maastricht Treaty, and one of the most powerful economies within the EU countries in the beginning of the 21st century. Because of this, UK is an attractive country for immigration. In addition to its economic conditions, easier standards on work and residence permit, made UK is one of the top destination countries for immigrants in the EU. This magnet effect, on the other hand, has created a xenophobia. We can list two driving forces as a consequence of xenophobia that have led UK to Brexit.

  • After the collapse of the Soviet Union, EU’s expansion policy to the Eastern Europe in the 21st century
  • After the 2008 financial crisis, drawbacks about European “Union” due to lack of fiscal discipline

Firstly, EU has fronted to Eastern Europe as a consequence of its expansion policy in the early 2000’s. One of the top destinations of the Eastern European countries that switched to better conditions, was UK. When we observe the demographic situation before the Brexit, Poles have the highest population strictly so far as a foreign born people living in the UK. By the 2015, proportion of foreign born population / total population was 12%. (Commonwealth citizens are included as foreign born people.) As it can be seen in the table, there are hundreds of thousands of people from Eastern Europe in the UK and, EU’s expansion policy is the mainspring of this situation.

Another data is about percentage of people in Britain perceive the immigration issue as a ‘problem’. Research findings show that in 2015, 45% percent of the Brits identified ‘immigration/race relations’ as a top issue facing the country, 77% percent of Brits today believe that immigration levels into the country should be reduced.

In short, it can be concluded that mainspring which triggered Brexit and caused a reaction against the idea of European “Union” in Britain, is xenophobia. Beside, 2008 financial crisis and Greece’s situation, caused serious drawbacks in Britain about the European Union in terms of cost/benefit of remaining as a member state of the EU. Although immigration issue is a mainspring, today’s hot debate on Brexit is based on the future of the British economy. At this point, for cabinet of the UK, there are two options on the table in terms of economic relations with EU: hard or soft Brexit. Although these two terms are popular in today’s Brexit ‘rumours’, the only decision maker on this issue is not just the cabinet of the UK, the opinion of the EU is also important.

Furkan Demirbaş

 

AVUSTURYA’DA İSLAMOFOBİNİN YÜKSELİŞİ

AVUSTURYA’DA İSLAMOFOBİNİN YÜKSELİŞİ

2016 cumhurbaşkanlığı seçimleri Avusturya’da bir yıla yakın süredir devam ediyor. İlk turda aşırı sağcı- popülist FPÖ’nün(Avusturya Özgürlük Partisi) adayı Norbert Hofer’in öne çıkması gözleri Avusturya’ya çevirmişti. Haziran ayında yapılan 2. turda ise Yeşiller Partisi’nin desteklediği Bağımsız aday Alexander Van der Bellen 30 bin oy farkla seçimi kazanmıştı. Ancak FPÖ mektupla kullanılan oyların sayımında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve Mahkeme seçimi iptal ederek 2 Ekim’e erteledi. 2 Ekim’de yapılacak olan seçim başkentin aldığı kararla 4 Aralık’a ertelendi. Seçimin bu kadar uzun bir zamana yayılması, Aşırı sağcı Hofer’in oyların büyük bir bölümünü alması ve nicelik olarak önemli bir seçmen kitlesine hitap ediyor olması seçmenin neden radikal bir şekilde aşırı sağa ilgi gösterdiği sorusunu akıllara getirdi. Son yıllarda artan göç ve bunun neden olduğu yabancı karşıtlığı, FPÖ’nün aslında uzun yılardır siyasi arenada dile getirdiği ancak halk tabanında pek de karşılık bulamayan söylemlerini ön plana çıkardı. Artan göç ve yabancı karşıtlığının temelinde ise 21. Yüzyılın başlarından itibaren artarak belirgin hale gelen İslamofobi var. Müslüman vatandaşları için uyguladığı politikalarla birçok ülkeye örnek olan Avusturya’da İslamofobi özellikle son 10 yılda hızlı bir şekilde arttı.

Avusturya’nın tarih boyunca geçirdiği dönemlere bakıldığında ülkenin Müslümanlarla ve İslam kültürüyle uzun yıllar önce tanıştığı söylenebilir. Özellikle 17. yüzyıl bu “tanışma sürecinin” önemli bir noktası olarak Avusturyalıların kolektif hafızasında yer edinmiş durumdadır. 1683 yılında Osmanlı İmparatorluğu Viyana’yı kuşattığında, Avusturya bu kuşatmaya karşı koymuş ve İslam’ın Avrupa’nın içine girmesini engellemişti. Kendini Habsburg Hanedanı’nın halefi olarak gören Republik Österreich bu karşı koyuşu İslam’a karşı tarihi bir zafer olarak nitelendirmektedir. Ancak 1683 yılındaki bu zafer yalnızca Müslümanlarla karşılaşma ya da daha geniş olarak İslam kültürünü tanıma ile sınırlı kalmıştı. Habsburg Hanedanı 1908 yılında Bosna Hersek’i ilhak edince ülkenin geniş nüfusuna Müslüman halk da dâhil oldu. 1912’de ise Müslümanlar resmi olarak ülkenin dini zümrelerinden biri kabul edildi. Müslümanların kitlesel bir şekilde Avusturya’nın nüfusuna dâhil olması 20. Yüzyılın ilerleyen dönemlerinde artarak devam etti. 1970’lerde Türkiye’den Avusturya’ya yoğun bir işçi göçü yaşandı. Müslüman nüfusun artmasıyla kamusal alandaki düzenlemeler de zaruri hale geldi. 1979 yılında Avusturya İslam Cemaati(Islamische Glaubensgemeinschaft in Österreich) kuruldu ve böylece Müslümanlar kamusal hukuk çerçevesinde bir statü kazanmış oldu. Bu statü sayesinde Müslümanlar dini sembolleri kamusal alanda kullanmak gibi önemli kazanımlar elde ettiler.

İslamofobi, diğer Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında Avusturya’da çok daha yeni bir olgu. Avusturya vatandaşları için İslami radikalizm sadece yurtdışında görülen bir durumdu; çünkü ülkedeki Müslümanların çoğu radikal İslamcılık’a açık bir şekilde sempati duymuyordu. Müslümanların ve diğer Avusturya vatandaşlarının birbirlerine karşı hoşgörüsü Müslümanların popülist politikacıların hedefi haline gelmesini de engellemişti. Öte yandan Avusturya’nın Müslüman vatandaşları için uyguladığı politikalar birçok ülke için örnek teşkil ediyordu. Zaman zaman Avusturya’da da Müslüman karşıtı şiddetin yükseldiği durumlar görüldü; ancak bu durum çok kısa sürüyor ve yalnızca azınlık bir grup tarafından dile getiriliyordu. Ne yazık ki Avusturya’da da 21.yüzyılın ilk yıllarından itibaren ipler gerilmeye başladı. Ocak 2003’te Avusturya İslam Cemaati başkanı Anas Schakfer, diğer Avusturya vatandaşlarının Müslümanlara karşı artan muhalefetiyle ilgili endişelerini dile getirdi. Müslümanlar ve diğer Avusturyalılar arasındaki ilişkilerde ilk radikal değişim 2004 yılının sonbaharında gerçekleşti. News adlı haftalık mecmua, Viyana’daki iki Müslüman okulun kullandığı kitabın Müslümanların çevrelerinde yaşayan gayrimüslimlerden nefret etmelerine neden olduğunu yazdı. Bu olaya kadar Avusturyalılar İslamcılığı yalnızca medya aracılığıyla yurtdışında yaşananlardan öğrenmişlerdi. Çünkü o zamana kadar medya organlarında ülkedeki Müslümanların sosyal yaşamlarıyla ilgili düzenli ve dikkate değer haberler yapılmıyordu. O yıl gerilimin tırmanmasına neden olan bir diğer durum ise FPÖ’nün Viyana Belediye Başkanlığı seçimlerinde “Pummerin statt Muezzin*( Müezzin yerine Pummerin)” sloganını kullanmasıydı. Bundan sonra Katolik nüfusun keskin bir şekilde Müslümanlara tavır aldığı görüldü. Aslında 2005’ten önce toplumun büyük bir bölümü İslam’ı tehdit unsuru olarak görmüyordu ve ülkedeki popülist politikacıların söylemleri yalnızca Müslümanları değil, bütün yabancıları hedef alıyordu.

2006 yılına gelindiğinde medyada Müslümanlardan daha fazla söz edilmeye başlandı ve 2007 yılında İslam ile ilgili günlük haberler sıklıkla yapılır oldu. Medyada Müslüman vatandaşlarla ilgili sürekli yapılan bu haberler bir süre sonra ülkede İslamcılık korkusunun büyümesine neden oldu. Bu haberler yapılırken İslam ve İslamcılık arasındaki büyük farklar göz ardı edildiği için insanlarda genel olarak “ sosyal meseleler Müslümanların davranışlarında rol oynamıyor, bütün Müslümanlar tehlikeli ve terörizme meyilli” algısı oluştu. Klaus Hödl’e göre Avusturya vatandaşlarının asıl korkusu yerel Müslüman halkla ilgili değil, Türkiye’nin AB’ye girme çabalarıyla ilgiliydi. Çünkü Türkiye’nin AB’ye girmesiyle Avrupa’nın Müslüman nüfusu birdenbire artacak ve İslam kültürü Avrupa ülkelerini derin bir şekilde etkileyecekti.

Medyanın getirdiği akımla birlikte halk tabanında İslamofobi artarken siyasi kanatta da bazı gerilimler yaşanıyordu. Avusturya İçişleri Bakanı Liese Prokop 2005 baharında başörtüsü takan öğretmenlerle ilgili “sorunu” olduğunu ve ülkesinin zorla evlendirme, töre cinayeti konularla mücadele etmesi gerektiğini söyledi. Prokop’a kendi partisi olan muhafazakâr ÖVP de dâhil olmak üzere ülkedeki bütün partiler tepki gösterdi. Ancak bu tepki uzun sürmedi; çünkü tam da o dönemde Berlin’de işlenen bir töre cinayeti Avusturya medyasında geniş yankı uyandırdı. Aşırı sağcı partiler de bu durumu çok iyi şekilde kendi lehlerinde kullandılar. Jörg Haider öncülüğündeki FPÖ, onun 2008 yılındaki ölümüne kadar İslamofobik söylemlerini zaten sert bir şekilde dile getiriyordu. Haider’in ölümünden sonra ise durum değişmedi. Özellikle son beş yıldaki göç dalgası İslamofobik söylemlerin sesinin daha da yükselmesine neden oldu. 2016 seçimlerinde de en önemli gündem maddesi göçmen kriziydi. 2015 yılında Avusturya’ya 90 bin kişi iltica başvurusunda bulunmuştu ve bu durum FPÖ’nün adayı Hofer’e olan sempatiyi artırmıştı.  Parti’nin genel başkanı Heinz-Christian Strache yakın zamanda Euronews’a verdiği röportajda şunları söyledi: “…Ancak her şeyin ötesinde Avrupa, Yahudi ve Hristiyan değerlere bağlı kalarak yaşamalı. Bu değerler korunmalı ve gelecek nesiller için güvence altına alınmalı”.

Sonuç olarak, Avusturya’da 21. yüzyılın ilk yıllarından beri artarak devam eden İslamofobi ülkedeki Müslümanlar için gerçekten endişe verici. 2010 yılındaki verilere göre Avusturya’da 500 bin Müslüman yaşıyordu ve çoğunluğu Türkiye’den veya Bosna Hersek’ten olan Müslümanlar ülke nüfusunun %4.5’ini oluşturuyordu. Yine 2010 yılının Nisan ayında yapılan ankete göre, Avusturyalıların %50’den fazlası İslam’a korkuyla yaklaşıyor ve %71’i İslam’ın demokrasi, özgürlük ve hoşgörü gibi değerlere uyumlu olmadığını düşünüyordu. Asıl endişe verici olan durum ise bu düşüncelerin yalnızca birkaç insanı etkileyen bir durum değil, toplumu karakterize eden bir durum olması. Avusturya vatandaşlarının bu konuyla ilgili fikirlerinin güncel olarak nasıl olduğunu 4 Aralık’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde göreceğiz. Norbert Hofer’in seçimi kazanmış olması durumunda Avusturya’nın toplumsal olarak nasıl şekilleneceği büyük bir merak konusu. Seçimleri takip eden uzmanların Hofer’in olası bir zaferinin toplumu kutuplaştıracağı yönündeki açıklamalarına rağmen, seçim sonucu ne olursa olsun tüm Avusturya vatandaşlarının yeniden birbirlerine karşı hoşgörülü olmaya başlayacağı hala taze tutulan bir umut.

REFERANSLAR 

Adler, K. (n.d.). Avrupa’da aşırı sağ gerçekten yükseliyor mu? Retrieved October 19, 2016, from http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160428_avrupa_asiri_sag

E. (2016). Avusturya: Aşırı sağın yükselişi. Retrieved October 19, 2016, from http://tr.euronews.com/2016/09/23/avusturya-asiri-sagin-yukselisi

Klaus Hödl(2010) Islamophia in Austria: The Recent Emergence of Anti-Muslim Sentiments in the Country, Journal of Muslim Minority Affairs, 30:4, 443-456

Türkçe, B. (n.d.). Avusturya Cumhurbaşkanlığı seçimi: Aşırı sağ ve Yeşiller başa baş. Retrieved October 19, 2016, from http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160522_avusturya_secimler

Selen Duruşkan tarafından hazırlandı.